Kasım Ayı Konusu: Din

5 Kasım 2014 Çarşamba

  


   Aslında bu sayıda bütün dinleri içersinde toplayan eleştirel bir yazı yazmak isterdim ama İslam’a dair o kadar çok dile getirmek istediğim sıkıntı var ki diğerlerine yer kalmıyor. Belki başka bir sefere.

   Zaten kendimi bildim bileli var olan İslamiyet’in dünya genelindeki bozuk imajı son zamanlarda iyice gözüme batar hale geldi. Bunun sorumlusu olarak gösterilebilecek tek bir topluluk yok. Aslında bu durumu dert edinmeli mi orası da ayrı bir muamma. Sonuçta bir şeyin gerçek değeri onun hakkında yürütülen fikirlerden bağımsızdır. Ama diyorum ya, son dönemde hem kendi çevremde hem de dünya genelinde o kadar çok sık olmaya başladı ki rahatsızlık verici bir hal aldı bu durum. Bunun birden çok nedeni var tabi ki.

  Namaz Tamam, Oruç Tamam, Ahlâk?

   Önce çuvaldızı kendimize batırmak istiyorum.

   Yurtdışındakileri bilemem de, en azından biz türk müslümanlar olarak çağın bilgisinin, dahası kendi dini bilgimizin çok gerisinde kaldık. Kocaman bir cahil Müslüman topluluğu var şu anda.  İlk ayeti “Yaratan rabbinin adıyla oku” olan bir kutsal kitaba ancak bu kadar aykırı gidebiliriz. Biz okumuyoruz. Ancak dinliyoruz. İmamları dinliyoruz, hacıları dinliyoruz, hocaları dinliyoruz. Ama okumuyoruz. Bilgiyi birinci kaynaktan almak varken hep araya başka aracıları sokuyoruz. Kitap okuma alışkanlığı edinerek kendini yetiştirmeyi geçtim, bir araştırma yapacak olsak Kuran’ı baştan sona kadar okumuş Müslüman sayısı oranı çok düşük çıkacaktır. Eminim bundan. Yeterli ve doğru bilgiyi edinmeyen/edinemeyen bir Müslüman ne dinini doğru yaşayabilir, ne de bunu başkasına aksettirebilir. Peygamberin bize iki emanetin biri olan Kuran’a rağbet bu mu olmalıdır?? Ama bu teneke halimizle bir ateistle din tartışmasına girmeye bayılırız. Öyle de cevvaliz.

   Keşke bilgisizlikle bitseydi. Ama bitmiyor. Ahlâksızız da. İslamiyet’i sadece namaz kılmak, oruç tutmaktan ibaret sanan insanlar yüzünden geliyor başımıza ne geliyorsa. Ahlâksız bir müslüman inananı dinden uzaklaştırabileceği gibi, güzel ahlaklı bir Müslüman da inanmayanı dine yaklaştırır. Fakat biz ne yapıyoruz? “İmanı en kuvvetli kişi, ahlakı en güzel ve hanımına en yumuşak olandır.” ve “Kıyamet günü, mü'minin mizaninda güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey yoktur.” diyen güzel ahlâklı bir insanın takipçisi olarak başka yollar deniyoruz. Mesela her Ramazan oruç tutmayanlara restoranda dayak atmakta bir beis görmüyoruz. Daha bu yaz, Beşiktaş’ta bir grup turiste sahur vaktinde içki içtikleri sebebiyle dayak atıldığı haberini  görmüştüm. Müslümanlar bitti şimdi müslüman olmayanlara da mı dadandık? Gerçi turist olması Müslüman olmayacağı anlamı taşımıyor ama biz de böyle bir ayrım da yok artık. “İster inansın ister inanmasın benim istediğim gibi yaşayacak” kafası var. Ama en ufak anti-islam eleştiride “dine saygı göstermiyorlar” diye de öter bunlar. Saygı denilen şey karşılıklı gösterilebilen bir şeydir. Saygı gösteresin ki saygı bekleyesin. İnsanları geçtim hayvana bile değer vermiyoruz. Kedi-köpek tekmeleyen bir ümmet olarak hayvanlara güzel davranmayı öğütleyen Hz. Muhammed’e komşu olmak istiyoruz.

   AKP Ve IŞİD Etkisi

   Muhafazakarız diye geçinen AKP’nin yakın zamana kadar başındaki isim ve onun müritlerinin Gezi’den bu yana o kadar çok yanlışı oldu ve o kadar çok kirli çamaşırı çıktı ki ortaya, insanlarda doğal olarak “Ağzından Allah kelimesi eksik olmayan adam böyleyse diğerleri kim bilir ne durumdadır” fikri oluştu. “Bakara makara diyerek twitter’a ayet çakan” bir milletvekilimiz olduğunu öğrendik mesela. Şimdilerde ortalarda görülmüyor.


   Sınırın dışına çıkarsak son ayların gündemi IŞİD var tabi ki. Bu sadece Türkiye’de dünya çapında anti-İslam görüşe malzeme veriş durumda. Ama şöyle de bir gerçek var ki o coğrafya da IŞİD’den önce de zaten hiç kan durmuyordu.  Sadece eli kanlı olanlar değişiyor. Hepsi bu. Hiç unutmuyorum, 2 yıl önce orta doğu’da yine benzer olaylar vardı. Bir bayram namazında imam efendi şöyle demişti: 

Yarın hristiyanına yahudisine "gelin İslamiyet barış dinidir" diye çağrı yapsak adam demez mi "ulan siz daha birbirinizi öldürmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi, bize mi barış getireceksiniz?!" diye.

Doğru söze ne hacet.  

   İslami terör örgütlerinin haberlerini gördükçe PKK’yı saldırdıkları için elinde çekirdekle “oh yesinler birbirlerini” diyen kesim, cihat kafasıyla bu gruplara katılan cahil kesim, “IŞİD gerçek İslam’ı temsil ediyor” diyen eleştiriye her daim hazır inançsız kesimin yanında bir grup daha var. Bütün bu yaşananlardan utanç duyan insanlar.  Hani televizyon izlerken başkasının yerine utanırsın ya bazen. Aynı o his işte. Biz de başka Müslümanlar yerine utanabiliyoruz. Ve fakat bunun doğru olmadığını ifade etme amacıyla kurduğumuz cümle de “gerçek İslam bu değil” oluyor. Bu o kadar çok sık tekrarlanıyor ki zamanla “benim kürt arkadaşlarım da var” gibi klişeleşmiş ve içi boşaltılmış bir cümle haline geliyor. Ama söyleyin, bunu ifade etmenin başka yolu ne olabilir? Yani bir Müslüman hırsızlık yaptığında, bir kadına tecavüz ettiğinde, adam öldürdüğünde bu yaptığının İslam’da yeri olmadığını ve bunun dini inancıyla bağdaştırılmaması gerektiğini nasıl ifade edebiliriz? Söyleyin, öyle ifade edelim. Çünkü bu örnekleri göstererek bahsi geçen eylemleri gerçekleştiren kişileri suçlamak yerine İslamiyet’e çamur atmak çok abes. Neden insanların bıçakla yaptıklarına göre yargılamak varken o bıçağı üreteni yargılıyoruz?

   Madalyanonun Diğer Yüzü

   Yakın zamana kadar herhangi bir dini inanışı olmayanlara karşı elimden geldiğince hoşgörülü ve yapıcı davranmaya çalıştım. Fakat girdiğim birkaç diyalogdan sonra yavaş yavaş bu iyi niyetimi kaybettim. Neden biliyor musunuz? Yukarıda dedim ya, karşılıklı olmayınca bir yerden sonra film kopuyor.

   Her şeyden  önce şunu fark ettim. Başta Müslümanları ve diğer dini kesimleri hoşgörüsüzlükle şuçlayan bu arkadaşlar haklılık payı olmalarına rağmen nedense kendileri de hoşgörülü değiller. Yani kendisini dinsiz köpek denmesinden şikayet eden biri bakıyorsunuz gayet de islam’a sövüp sayabiliyor. Sakın sana dinsiz köpek denmesinin sebebi senin de onların peygamberine hakaret etmen olmasın?  Ben ateist kimselerle diyalog halinde olduğumda şimdiye kadar hep saygılı bir üslup kullanmaya çalıştım, iyi örnek olmak amacıyla. Fakat son derece lakayıt tavırlarla karşılaştım. Buna da gerçekten şaşırdım. Üzüldüm. Çünkü güzel lisanla bir ateist ve bir dindarın bir konu üzerinde faydalı bir tartışmaya girebileceği kanaatindeyim. Fakat seviye sübyancı arap seviyesinde olunca bu pek mümkün olmuyor mesela.

   Bu durumdan daha önemli bir şey daha var. Belki fark etmişinizdir. Çoğu ateist Kuran’ı baştan sona okuduğunu iddia eder. Ben de çok sayıda denk geldim. Doğal olarak da gerçekten İslamiyetle uyuşmadıkları için kabul etmediklerini düşünüyordum. Fakat gerçek bu bildiğim. Net bir şekilde söyleyebilirim ki, bilmiyorlar. Çoğunu kafası basma kalıp şeylerle doldurulmuş agnostik forumları gibi. Örneğin sokaktan bir ateist çevirseniz size söyleyeceği ilk saldırı argümanı Tevbe Suresinin 5. Ayeti olacaktır.

“Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Artık bunu o kadar çok gördüm ki midem kalkıyor. Bu Kuran’ın hepsini okuduğunu iddaa eden arkadaşlar gözlerini biraz kaldırıp surenin 1. Ayetini göremiyorlar nedense.


“Bu, Allah ve Peygamberinden, antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur.”

Sorun kendiliğinden çözülüyor zaten. Kuran bir kişinin 1-2 ayda yazdığı kurmaca bir bestseller değildir. Tam 22 yıl 2 ay 22 gün sürmüştür tamamlanması. Her bir ayetin indiriliş gayesini ve o ayetin indiğinde ki olay zincirini bilmek, tabi ki bize Kuran’ı çok daha iyi kavrama fırsatı verecektir.

Devamlı surette öne çıkarılan iddialardan biri de İslamiyet’in kadını bir insan değil mal gibi gördüğü iddiası. İspat olarak gösterdikleri şeyler de çoğu zaman Nisa suresinden ayetler oluyor. (Bahsi geçen ayetlerin tartışılması ayrı bir yazı konusudur ve burada yer verilemeyecek kadar teferruatlıdır.) Ama dedim ya, hep basma kalıp şekilde. Aslını astarını araştıran çok az. Günümüz kadınının en çok mağdur edildiği konulardan ikisi taciz ve tecavüz iken, İslam 1400 yıl evvel başta gözle olmak üzere her türlü taciz ve tecavüzü erkeğe yasaklamıştır. Fakat nedense bu hiç gündeme getirilmez. Varsa yoksa Nisa suresi. Daha geçen gün ekşi sözlükte bir yazar İslam’ın, kesin bir dille kadının seksten zevk almasını yasakladığını, kadın cinselliğini ise sadece üremek amaçlı hoş gördüğünü iddia etti. Ben de gayet normal bir dille bu iddiasını destekleyen herhangi bir ayet ya da hadis olup olmadığını sordum. Bolca bulunduğunu ve Nisa suresinden başlayabileceğimi söyledi. Özelikle verebileceği bir ayet istediğim de ise cevap vermekten sakındı kendisi ve konuyu dolandırmaya başladı. Açıp Nisa suresini baştan sona okudum. Tabi ki beyefendinin iddia ettiği gibi kadına cinselliğin yada cinsel zevkin haram kılındığı herhangi bir ayet göremedim. Bunu da belirtmeme rağmen beyefendiden bir daha hiç karşılık gelmedi. Ama kendisi İslam hakkında hâlâ atıp tutmaya devam edebiliyor. İnsanın bu noktadan sonra söyleyebileceği tek şey oluyor: “Ne halin varsa gör.”

Halbuki peygamber bunu öğütlemiyor.

Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektedir.


(Tirmizî, Birr, 63)

Maalesef topluluklar arasında köprü kurmak, duvarları yıkmaya çalışmak hakikaten de peygamber sabrı istiyor herhalde. Fakat benim tolerans  ve iyi niyetim iyiden iyiye azaldı. Artık ben de birbirine tahammülü olmayan koca insan yığınları gibiyim. Teşekkürler.

İslamiyet’e yaptığı suçlamaları temellendirecek ayetleri göstermekten aciz, gösterse Müslüman adama "Bu konularda konuşurken Kuran'ın dışına çıkın" diyen kafalarla ancak bu kadar oluyor. Sorun şu ki, iki taraf da saldırı pozisyonun da oldukça iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Birilerinin gelen saldırıları göğsünde yumuşatıp bizi bu kısır döngüden çıkarması gerek. Bu görevde biz Müslümanlara düşüyor.


Elinden daha iyisi gelen varsa bir adım öne çıksın!

Hem inananlardan.

Hem inanmayanlardan.



Mert Veznikli
mertveznikli@gmail.com

    
ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...

4 Kasım 2014 Salı

            Yılda dokuz gün oruç tutarız. Üç gün oruç tuttuktan sonra üç gün tutmayız. Böyle böyle dokuz günü tamamladıktan sonra kurban keseriz. Kurban Bayramı’nda da koyun keseriz. Güneş doğarken ve batarken duamızı okur secde ederiz. Duadan önce el, ayak ve yüzümüzü yıkayarak abdest alırız.

Prof. Dr. İbrahim Agâh Çubukçu 1984’te Siirt’te bir sempozyuma katıldıktan sonra Kurtalan’ın Kurukavak köyüne uğramış. Yezidiler’in yoğunlukta olduğu bu köyde halk önce tereddütle yaklaşmış konuşmaya.  Osmanlı döneminde kendileri için 26 kez kıyım fermanı çıkarılmış, sonrasında da başka inanışlara sahip komşu halklar tarafından dışlanmışlık içinde yaşayan bir halk için bu tereddüt normal karşılanmalı. Çubukçu da bunun farkındalığıyla temkinli sürdürmüş konuşmasını. Sonrasında dualarını okutup yazmış tek tek. Duaları yazdıktan sonra halkla toplanıp, yaşlı Pir ile konuşmaya başlamış.
       -          Allah’ı tanır mısınız?
       -          Elbette tanırız bey, bizim yolumuz doğru yoldur.
       -          Başka neye inanırsınız?
       -          Emin Cebrail’i Allah’ın vekili sayar ona taparız, dua ederiz. 
       -          Şeytan’a tapar mısınız?
Soru üzerine birkaç kişi konuşmayı terk etmiş ama Pir konuşmaya devam etmiş.

     -     Bey biz o kelimeyi (Şeytan’ı) anmayız. Biz ona Melek-i Tavus deriz. Onun Cennet’ten kovulması diye bir şey yoktur. Hata, meyveyi yiyen Adem’dedir.
Konuşma peygamberler, perhiz, gençlerin eğitim durumu gibi konularla devam etmiş ve son bulmuş.
Köyde ortaokul olmadığından eğitim almaya başka yerlere giden çocuklar, okullarındaki diğer çocuklar tarafından dışlanırmış. Ekonomik ve toplumsal imkansızlıklar yüzünden birçok Yezidi halk Batı’ya göç etmiş. Çoğu Almanya’ya yerleşmiş. Köklerini unutmayıp desteklerini uzaktan sürdürmüş.
Herhangi bir toplumun diğer toplumlarca dışlanmasının başında yatan nedenlerden biri dini görüşün farklılığıdır. Bu dışlamanın biçimleri de değişmektedir.

Yezidiler bu günlerde yalnızca dışlanmakla kalmıyor, saldırılara da maruz kalıyor. Bir çoğu topraklarından kopup başka yerlere sığınıyor. Sabah ve akşam ettikleri duaları karşılıksız kalıyor. Bu saldırılara tek maruz kalan halk da onlar değil.
Farklı dinlerde yapılan ibadetler ve edilen dualar farklılık gösterse de bir çok ortak özellik barındırıyor. Bu ortak özelliklerin anlaşılması ve ibadetlerin içten yapılması uzun vadede belki de kıyımların önüne geçebilecek önemli bir etken.
Dini ritüellerin ve ibadetlerin ortak özelliklerinden biri kendinden geçme anlarıdır. Bu anlarda kişi tapındığı varlıkla iletişim kurmaya, hatta sonrasında bu varlıkla bütün olmaya çalışır. Bu varlığın kapsadığı alan, yaratma gücü gibi etkenler düşünüldüğünde, yalnızca tapınılan varlıkla sınırlı kalmayıp diğer yaratılan varlıkları da kapsar. Bu durumda ayinler ve ibadetler ‘bir’ olmayı sağlar.
Herhangi bir dinde ibadetini içtenlikle yapan bir kişinin dünyadan kopup, tapındığı varlıkla yakınlaştığı söylenebilir. Topluluk ile yapılan ibadetlerde de aynı durum geçerlidir ve bunun yanısıra bireylerin birbirini de bu durumun içine dahil etmesi mevcuttur.
Bir olmanın getirisi, toplumsallığın kuvvetlenmesi ve bencilliğin arka plana atılmasıdır. ‘Ben’ olmayı geride bırakmak insan için imkansıza yakın düzeydedir. Yaşam içinde bir başkası için yapıldığı düşünülen davranışlar bile özünde kişisel bir rahatlama duygusu taşıdığından, bencillik olarak nitelenebilir. Bir başkası için hayatını feda etme eylemi dahi o anlık bir fedakarlık olarak algılansa bile, hayatını feda eden kişinin sonradan vicdani rahatsızlık duymamak için yaptığı bir eylemdir.
Bir çok dinde ayinlerin en üst mertebesine ulaşmak, yanında bir olmayı getirir. İnsan yalnız kendi için düşünmemeye başlar ve davranışlarındaki anlam evrenselleşir. Bu algıya daha rahat ulaşmak için bazı yerel kabileler uyuşturucu maddeleri ritüellerine dahil eder. Bu tarz maddelerin bazıları sol beyni işlevsizleştirip sağ beyni daha aktif kullanmayı sağlar. Kendini yineleyen ritüellerde ve diğer ibadetlerde de aynı durum söz konusudur.
Sol beyin ve sağ beyin arasındaki işlev farkını en güzel anlatan kişilerden biri nörolog Jill Bolte Taylor’dır. Taylor, bizzat kendi yaşadığı bir deneyimi verdiği bir konferansta aktarırken, sol beyninde gerçekleşen kanamayla birlikte vücudunun sınırlarını ayırt edemediğini dile getiriyor. Çevresindeki canlı ve cansız tüm maddelerle bütünleştiğini belirtiyor. Anın korkusunu geride bıraktığında, geriye kocaman bir bütünleşim ve huzur anı kalıyor.
Hayatın akışı içinde düşünmek, üretmek ve hatta faydalı olmaya çalışmak bile insanları bireyselleştiriyor. Öyleyse bilimin ve doğanın elverdiği kadar, inananların ibadetlerinin yol göstericiliğiyle, inanmayanların farklı yöntemlerle sol beynini uyuşturup sağ beynini aktif hâle getirmesi yapılabilecek en iyi bir olma yöntemi olarak gösterilebilir.

Engin Dikkulak
                                                                                                         engindikkulak@gmail.com




ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...
Semavi dinlerin her birinin gelişim süreçlerinde kadının değerlendirilmesi farklı şekilde ele alınmıştır. Hristiyanlığın Hz. İsa’nın vefatından sonraki ilk dönemde kadını ele alışı, ona erkekle eş değer bir statü belirleme yolunda gelişmiştir. Fakat Yahudilikte, İslam’daki kadına bakışa çok benzer şekilde, kadına farklı sosyal alanlarda, erkekten daha az sorumluluk ve önem atfedilmiştir. Hristiyanlığın başlarında kadınlara atfedilen değer de, ataerkil toplumsal yapının dinlerin olgunlaşma sürecini ve insanların dinlere inanış şekillerini etkilemesiyle birlikte, kadınları erkekler kadar değerli gösteren dini kaynakların tahrifi sonucu kadının sosyal durumunun erkeklerden aşağıya çekilmesiyle sonuçlanmıştır. Tevrat’ta geçen dişi Lilith karakteri, paganizmden kalma Lulu’nun Yahudilikteki bir yansıması olarak, kötülüğün ve şeytanın sembolü olarak sunulmuştur. İslam’da ve Hristiyanlık’ta, Tevrat’ta yer alan Lilith karakterinin eş değeri bir karakter yoktur. Hristiyanlıkta var olan benzer karakterler, İncil’de var olmamasına rağmen, sonradan ortaya atılan rivayetlerle, İslam’da kadına atfedilen kötülükler de, yine aynı şekilde raviler kanalıyla Lilith’e atfedilen kötülüğe eşlenmiştir. Bu yazıda, Kur-an-ı Kerim’de kaynağı bulunmamasına rağmen İslam geleneğine yerleşmiş kadın algısını, kadını insan varoluşundan farklı ele alan rivayetlerin ve bu rivayetler etrafında oluşmuş İslâmî geleneğin sebeplerini değerlendirmeye çalışacağım. Bu sırada yararlandığım kaynak kitap, Hidayet Şefkatli Tuksal’ın Kadın Karşıtı Söylemin İslam Geleneğindeki İzdüşümleri adlı eseridir.

İslam geleneğiyle yönetilen toplumlarda da, diğer İbrahimi dinleri kendilerine kaynak edinen toplumlarda da, yönetici tabakanın kahir ekseriyetini erkekler oluşturuyordu. Gücü elinde tutan grupların, aynı zamanda dini ve onun kontrolünü de elinde tuttuğu bu dönemde, İslam dininde rivayetlerin önemi büyük ölçüde artış gösteriyordu. Hz. Muhammed’in yaşarken yasakladığı hadis yazımı, kendisi vefat eder etmez bir anda önemli bir görev haline gelmişti. Kendisinin, O öldükten sonra söylediklerinin yazılı olarak tutulmasına izin verdiğine dair herhangi bir bilgi olmamasına rağmen, büyük bir kısmı sahabelerden oluşan ravilerin birbirlerine rivayet etmeleri yoluyla, hadis yazımı İslam toplumunda önemli bir yer sahibi olmaya ve hadis, Kur-an-ı Kerim’den sonraki en önemli kaynak olarak toplumda kabul görmeye başladı. 

Bu yazının da konusunu oluşturan İslam geleneğinde kadının yerinin sınırlarını çizen en büyük kaynak, hadisler olmuştur. Peki neden İslam’ın en önemli kaynağı olması gereken Kur-an-ı Kerim, kadının toplumdaki yerinin şekillenmesinde hadislerin gölgesinde kalmıştır? Neden Kur-an-ı Kerim’in içerisinde yer almayan kadınlarla ilgili onlarca suçlama, hakaret ve şeytanlaştırma, hadisler yoluyla İslam geleneğine bu kadar kolay entegre olabilmiştir?



Tuksal, bu soruya bir cevap girişimi olarak şunu öne sürüyor: İslam, peygamberin vefatından sonra tamamen erkeklerin egemenliğinde olan, kadınların yönetimde/toplumda neredeyse hiç söz hakkı olmadığı bir ortamda gelişti ve din, devletin kontrolünde ve toplumun rahminde büyüyüp geliştiğinden, bu süreç içerisinde ataerkil kültürün etkisiyle yazıldığı aşikar olan onlarca rivayet sayesinde, mizojinist bir yapıya büründürüldü. “Ataerkil kültürün etkisiyle yazıldığı aşikar olan onlarca rivayet”in gerçekten peygamber tarafından söylenilip söylenmediğinin asla bilinemeyeceğini belirten yazar, benim yukarıdaki cümle ile özetlediğim hadisleri neden böyle gördüğünü şu şekilde açıklıyor: Hadislerdeki genel sıkıntı, klasik hadis sahihlik-zayıflık belirleme kurallarına göre zayıf hadislerin, sahih sayılmasalar bile toplumu etkilemesi ve sahih sayılan hadislerin de zaman zaman birbirleriyle çelişebilmesi. Çelişki durumlarında hadis ilminde nesh tekniği ile iki hadisten birinin hükmünün düşürülebileceği biliniyor, fakat çeliştiği aşikar olan hadislerin birçoğu, kitaplarda hala yer alıyor ve bu durum da bu hadislerin halen toplumda muteber olarak algılanmasına yol açabiliyor. Bahsi geçen hadislere bir örnek teşkil etmesi bakımından yazar şu hadisleri ele almış:

Rivayet 1: Namaz kılan bir kişinin önünden bir kadın, bir köpek ya da bir eşek (bazı kaynaklarda domuz da geçiyor) geçtiğinde namazın bozulduğunu ya da maneviyatının eksildiğini aktaran hadis.

Bu hadis, Kütub-u Sitte denilen, en güvenilir 6 hadis kitabının derlemesinden oluşan kitapta geçmektedir ve bu onun sahih bir hadis olduğunda ravilerin ve bu kitapların sahiplerinin mutabık olduğunu kanıtlar. Ancak aynı konu üzerine rivayet edilen şu hadis de aynı kitabın içerisindedir:

Rivayet 2: “Âişe’nin (bkz: Hz. Aişe)yanında namazı bozan şeylerden köpek, eşek ve kadın zikredildiğinde şöyle demişti: ‘Bizi eşek ve köpekle bir tutmakla ne kötü bir iş yaptınız! Yemin olsun ben bilirim ki, Resulullah namaz kılarken onunla kıblesi arasında yatmış olurdum da, secde etmek istediğimde ayaklarıma dokunurdu, ben de onları çekerdim.’”

Şimdi öncelikle bu iki rivayet konusundaki sorun şu: Nesh ile birinden birinin hükmü düşürülebilecekken, neden en güvenilir hadis kaynağı olarak bilinen Kütub-u Sitte’de çelişen iki hadis birden yer almakta? Hz. Aişe tarafından sahabeye yöneltilmiş bir sürü eleştiri olduğu biliniyor. Bu eleştirilere ve sahih olduğu kabul edilen Hz. Aişe’nin birebir tecrübesine dayandırdığı bir hadise rağmen, köpek-kadın-eşek içerikli hadis neden güvenilir kaynaklarda yer almaya devam ediyor? Bu noktada ben de yazarın İslam geleneğini oluşturan dinamikleri ele alırken, geleneğin oluşmasında büyük etkisi olduğunu düşündüğü  ataerkilliğin bir payı olabileceğini düşünüyorum. Hadisler üzerinden bir ataerkillik çıkarsaması yaptıktan sonra, yazarın ataerkillik kavramı ve geleneksel İslam’ın kadına bakış açısını değerlendirirken yaptığı alıntıdaki can alıcı noktaları paylaşmak istiyorum:

“Ataerkilliğe göre erkekler, ‘doğal olarak’ daha güçlü ve akılcıdırlar, dolayısıyla egemen olmak ve hükmetmek için yaratılmışlardır. Buradan, erkeklerin siyasal olanı, devleti temsil etmeye daha elverişli oldukları sonucuna varılır. Kadınlar ise, ‘doğal olarak’ daha zayıf, akıl ve rasyonel yetenekler açısından daha aşağı, duygusal bakımdan dengesizdir; bu da onları, güvenilmez ve siyasal katılım açısından elverişsiz kılar.” (Fatmagül Berktay, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın)

Ataerkilliğin en basit açıklamalarından biri olan bu alıntı, geleneksel İslam’daki kadına bakış açısıyla birebir örtüşmektedir, ve yazar, bunun tesadüften öte bir şey olduğunu ve bu yüzden kadınlarla ilgili hadislerin, bu bağlantıyı faş etmek amacıyla daha sıkı araştırmalara tabi tutulması gerekliliğini belirtmiştir.

Geleneksel İslam’la ataerkilliğin örtüştüğü en önemli noktalardan biri,  kadınların varoluşsal açıdan erkeklerden aşağıda konumlandırıldığı şeklinde yerleşmiş inançtır. İslam geleneğinde nesilden nesile aktarılan ve doğrudan ya da dolaylı yoldan kadınların erkeklerden “fıtren” aşağıda yer aldığını vurgulayan hadisler, Kur-an-ı Kerim’de “üstünlük ve değerlilik” kıstaslarının, insanlara fıtri olarak bahşedilen özelliklerden (vehb) çok, onların yapıp etmelerine (kesb) bağlı olduğu gerçeğinin yok sayılmasını gerektirdiğinden, İslam geleneğine böylesine yerleşmiş olması şaşırtıcıdır. Ahzab Suresi 35. Ayet’te Allah şöyle buyurur:

“Gerçek şu ki, Allah’a teslim olmuş bütün erkekler ve kadınlar, kendilerini adamış bütün erkekler ve kadınlar, sözlerine sadık bütün erkekler ve kadınlar, [Allah’ın karşısında] güçsüzlüğünü anlayan bütün erkekler ve kadınlar, karşılıksız yardımda bulunan bütün erkekler ve kadınlar, iffetleri üzerine titreyen bütün erkekler ve kadınlar, ve Allah’ı durmaksızın anan bütün erkekler ve kadınlar için, evet, bunların tümü için Allah mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.”

Bu ve bunun gibi birçok ayet (Al-û İmran, 189-195), kadının ve erkeğin birbirine üstünlüğünü Allah’ın önünde yalnızca amellere (insanın yapıp etmeleri) endeksler ve fıtri farkın, fıtri üstünlükle karıştırılmaması gerekliliğini ortaya koyar.

Bir diğer yaygın kanı ise kadınların aklen erkeklerden aşağı olmasıyla ilgilidir. Bu kanıya sebep olacak birçok hadis vardır. Hatta Tabressi’nin Taberi Ali’den naklettiği bir hadise göre, kadınlar erkeklerden yalnızca aklen değil, canları açısından da aşağıdadır, hatta ve hatta, yarım-erkek değerindelerdir. (Tabressi, Mecma’u’l-beyan, II, 265). Bu akıldışı sonuçlara sürükleyici hadislerin aynı zamanda din-dışı olduğunu Tuksal kitabında şu satırlarıyla açıklamıştır:

“Kadının sadece aklını ve dinini değil, canını bile eksiklik söylemine dahil eden bu bakış açısına göre, şahitlik dışındaki pek çok konuda kadınlarla erkeklerin aynı konumda kabul edilip, [Allah tarafından] aynı sorumluluklarla mükellef tutulabilmesinin izahı nasıl mümkün olacaktır acaba? … Zira birçok suçun oluşmasında akıl eksikliğinin, hürriyetin kısıtlılığından daha etkili bir özür olduğu bilinen bir gerçektir. İşlenen suçların cezalandırmasında genel olarak kadınlara tanınan bir hafifletmenin bulunmaması, İslam hukukunun bu konularda kadınla erkeği eşit kabul ettiğini gösterir.”

Geleneksel İslam’a hadisler yoluyla girmiş bir diğer algı da, kadının yaratılışı ile ilgilidir. Aslında Tevrat kaynaklı olan, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılması anlatısı, Kur-an’ı Kerim’de yer almaz. Kur-an’da kadının yaratılışıyla ilgili detaylı bir anlatış yoktur, ancak kadının da erkeğin de ortak bir özden yaratıldığı belirtilir. Fakat ne hikmetse ortaya kadının erkeğin kaburgasından yaratıldığını öne süren hadisler ortaya çıkmıştır. Bu noktada insanın aklına ister istemez İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinde de belirttiği gibi (İsrailiyat), İslam toplumuna sonradan katılmış Yahudilerin ve Yunanların, İslam’ın özünü değiştirme, İslam’ı bozma girişimlerinin bir sonucu olabileceği gelmektedir. Her ne kadar primitif bir komplo teorisi gibi dursa da, dünyanın ilk sosyologu olarak değerlendirilen İbn Haldun tarafından dillendirilmiş bu iddia da, aklın bir köşesinde durmalıdır ve benzer hadisler bu bilginin oluşturduğu şüpheyle birlikte değerlendirilmelidir.

İslam dinini ve İslam geleneğini ayrı başlıklar altında inceleyip karşılaştırmalar yaparak, geleneği ve dini oluşturan unsurların güvenilirliğini ölçmek, İslam dinini anlamaya çalışan Müslüman ya da gayrimüslim her insan için önem arz etmektedir. Özellikle İslam dininde kadının yeri gibi geniş ve üzerinde birçok tartışma olan bir konuda insanların başvurduğu kaynaklar, genellikle İslam geleneğinde güvenilir olarak tanımlanan, fakat yukarıdaki örneklerde ortaya konduğu gibi aslında kendi içlerinde bir sürü sıkıntılar barındıran hadis kaynaklarıdır. Bu kaynakların, yazarın ve diğer birkaç yazarın vurguladığı, İslam geleneğinin şekillenişinde ataerkil kültürün etkilerinin ne derece belirleyici olduğuyla ilgili eleştirel bakışla incelenmesinin, eğer maksat İslam’ın özünü anlamaksa, daha hakkaniyetli olacağı aşikardır.


Burak Karakuş
brk.krks.41@gmail.com

ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...
Din nedir? İnsanlar için ne ifade etmektedir? Dinin psikolojik, sosyolojik ve felsefik kaynakları nelerdir? Bu soruların sayısını çoğaltmak mümkün ancak kısa bir yazıyla bu soruların altından kalkmak mümkün değil. Bu yüzden biz dinle ilgili bu soruların cevaplarını başka yazılarda arayacağımızı ifade ederek, işe dinin ülkemiz anayasasına nasıl yansıdığına değinmekle başlayacağız ve yazıyı özellikle 1982 Anayasası çerçevesinde sınırlı tutacağız. Yine de konuya giriş yapmak bakımından kısaca dinin bazı sözlüklerde nasıl tanımlandığını görmemiz gerekecek.
TDK Sözlüğünde “Din”, “Tanrı’ya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren bir kurum” olarak, Encyclopedia'da ise "Üyelerine bir bağlılık amacı, bireylerin eylemlerinin kişisel ve sosyal sonuçlarını yargılayabilecekleri bir davranış kuralları bütünü ve bireylerin gruplarını ve evreni bağlayabilecekleri (açıklayabilecekleri) bir düşünce çerçevesi veren bir düşünce, his ve eylem sistemi" olarak tanımlanmış. Dinin herkes için farklı bir anlamı olabilir tabii. Ancak genel itibariyle, inanç eksenli bir değerler bütünü olduğu kabul edilebilir. ( Pastafaryanizm’in de (makarnaya tapanlar) kendini din olarak duyurduğunu hatırlatmak konu için önemli olabilir.) Yani, ister semavi dinlere inananlar açısından, ister çok tanrılı dinlere inananlar açısından ya da makarnaya tapanlar açısından din ortak bir amaca hizmet ediyor aslında; inanma ihtiyacının karşılanmasına…
Acaba 1982 Anayasası, bu ihtiyacın karşılanması noktasında tam olarak nerede duruyor? Bizlere tam bir özgürlük mü sunuyor, yoksa sınırlamalarla dolu dar bir alan mı bırakıyor? Belki de birçoğumuz, Türkiye’deki bazı uygulamalar neticesinde elde ettiğimiz tecrübeye dayanarak bu sorulara cevap verebiliriz. Yine de, hukuksal anlamda bu anayasanın insanlara dinsel özgürlük verip vermediğine de bir bakmak gerekiyor.

Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü, 1982 Anayasanın 24. maddesinde düzenlenmiş:
“Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
            14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.
Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.
Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz”.
Burada, uzun bir Anayasa okuması yapmayı hedeflemiyoruz. İşin esasını görebilmek açısından evrensel ve Anayasal düzenlemeleri karşılaştırmaya tabi tutmak neredeyse şart bizim için. Ancak, yapılacak karşılaştırmanın metni giderek hukukileştirecek olması, gerek konunun anlaşılmasının azalması, gerek uzaması riskini taşıyor. Bu noktada yalnızca 1982 Anayasası’nın bize dayattığı din ve vicdan özgürlüğünü maddenin bütünü çerçevesinde tek tek ele almakla yetineceğiz.
Maddenin ilk bendi önce herkese din, vicdan ve kanaat özgürlüğünü getiriyor. Ancak hemen ardından gelen ikinci bentte Anayasa’nın 14. maddesine vurguda bulunarak bu özgürlüğü sınırlıyor. 1982 Anayasa’nın hak ve özgürlük anlayışını kavrayabilmek açısından Anayasa’nın 14. maddesine değinmeden geçmek mümkün değil. Çünkü bu madde, Anayasa’daki tüm hak ve özgürlüklerin nasıl kısıtlanabileceğini düzenleyen bir madde. Maddeye göre “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.” Anayasa’ya göre hepimiz din, vicdan ve kanaat özgürlüğüne sahibiz. Fakat bu özgürlüğümüzü devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmak için kullanamayız. Kısıtlamanın kapsamının genişliğine ve kullanılan kavramların muğlaklığına dikkat ederseniz, 1982 Anayasa’sının Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin deyişiyle bir “Amayasa” olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Üçüncü bent ise genel bir kısıtlama ardından sanki biraz nefes almamızı sağlayan bir rahatlık veriyor. Dinin, bir zorlama ve baskı aracı olarak kullanılmasına engel oluyor. Yalnız ne hikmetse dördüncü bentte din eğitiminin yapılmasını devletin denetim ve gözetimine sokarak, zorlama ve baskıyı yine devletin ilk elden uygulayacağının garantisini veriyor. Yani devletin izin, ruhsat, onay, denetim v.s. gibi işlemleri olmadan hiç kimsenin dini eğitim ve öğretim veremeyeceğini söylüyor. Anayasa bununla da yetinmiyor. Beşinci bentte din eğitimini zorunlu tutuyor. Din ve vicdan özgürlüğüne sahip olan bizlere, ille de din eğitimi vermek istiyor. Son bent ise sınırlamada neredeyse Nirvana’ya ulaşıyor ve her ne suretle olursa olsun, devletin din kurallarına dayandırılması veya kişisel imtiyaz sağlanması için dinin istismar edilemeyeceğini söyleyerek noktayı koyuyor.
Görüldüğü üzere, maddeye göre sahip olduğumuz özgürlük bir bent ve bir cümleden ibaret. Sınırlamanın ise haddi yok gibi. 1982 Anayasası’nın bireylere ve topluma vaad ettiği din ve vicdan özgürlüğü, sınırları sert biçimde çizilmiş, kolay kolay aksi düşünülemeyecek, düşünülse bile eyleme geçirilemeyecek, eyleme geçirilirse tepesine balyoz gibi cezai yaptırımlar inecek olan bir özgürlük. Anayasa bu bağlamda bireyin yani insanın hak ve özgürlüğünü korumaktan oldukça uzak. Tek ve en büyük derdi devleti korumak. Anayasaya göre devletin varlığının kayıtsız şartsız devamı sağlanmalı, ne bahasına olursa olsun. Bireyin huzuru, güvenliği, hakları ve özgürlükleri her zaman devletin varlığından sonra gelmelidir. Anayasa bize, insanın değil devletin değerli ve önemli olduğunu göstermektedir, göstermek ne kelime adeta gözümüzün içine sokmaktadır.
Anayasa’nın “Amayasa” olmaktan çıktığı, özelde bireye genelde topluma tanıdığı hak ve özgürlükleri keyfe keder sınırlamadığı, adalet temelli ve barış vaadli bir Anayasa olduğu günler yakındır. Halkta bu istek ve dinamizm vardır. İnançsızlardan makarnaya tapanlara, Sünnilerden Alevilere kadar toplumun her kesimindeki inanç gruplarına dâhil olanlar böyle bir Anayasa talebinden asla vazgeçemezler. Doğal olan budur, doğru olan budur. Ve biz biliriz ki, en doğal en doğru talepler her zaman yerini bulur.

Birsen Avcı
birsenavci79@hotmail.com


ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...