Yılda dokuz gün oruç tutarız. Üç gün oruç tuttuktan sonra üç gün tutmayız. Böyle böyle dokuz günü tamamladıktan sonra kurban keseriz. Kurban Bayramı’nda da koyun keseriz. Güneş doğarken ve batarken duamızı okur secde ederiz. Duadan önce el, ayak ve yüzümüzü yıkayarak abdest alırız.
Prof. Dr. İbrahim Agâh Çubukçu 1984’te Siirt’te bir sempozyuma katıldıktan sonra Kurtalan’ın Kurukavak köyüne uğramış. Yezidiler’in yoğunlukta olduğu bu köyde halk önce tereddütle yaklaşmış konuşmaya. Osmanlı döneminde kendileri için 26 kez kıyım fermanı çıkarılmış, sonrasında da başka inanışlara sahip komşu halklar tarafından dışlanmışlık içinde yaşayan bir halk için bu tereddüt normal karşılanmalı. Çubukçu da bunun farkındalığıyla temkinli sürdürmüş konuşmasını. Sonrasında dualarını okutup yazmış tek tek. Duaları yazdıktan sonra halkla toplanıp, yaşlı Pir ile konuşmaya başlamış.
-
Allah’ı tanır
mısınız?
-
Elbette tanırız bey,
bizim yolumuz doğru yoldur.
-
Başka neye
inanırsınız?
-
Emin Cebrail’i
Allah’ın vekili sayar ona taparız, dua ederiz.
-
Şeytan’a tapar
mısınız?
Soru
üzerine birkaç kişi konuşmayı terk etmiş ama Pir konuşmaya devam etmiş.
- Bey biz o kelimeyi
(Şeytan’ı) anmayız. Biz ona Melek-i Tavus deriz. Onun Cennet’ten kovulması diye
bir şey yoktur. Hata, meyveyi yiyen Adem’dedir.
Konuşma peygamberler, perhiz, gençlerin eğitim durumu gibi konularla devam etmiş ve son bulmuş.
Köyde ortaokul olmadığından eğitim almaya başka yerlere giden çocuklar, okullarındaki diğer çocuklar tarafından dışlanırmış. Ekonomik ve toplumsal imkansızlıklar yüzünden birçok Yezidi halk Batı’ya göç etmiş. Çoğu Almanya’ya yerleşmiş. Köklerini unutmayıp desteklerini uzaktan sürdürmüş.
Herhangi bir toplumun diğer toplumlarca dışlanmasının başında yatan nedenlerden biri dini görüşün farklılığıdır. Bu dışlamanın biçimleri de değişmektedir.
Yezidiler bu günlerde yalnızca dışlanmakla kalmıyor, saldırılara da maruz kalıyor. Bir çoğu topraklarından kopup başka yerlere sığınıyor. Sabah ve akşam ettikleri duaları karşılıksız kalıyor. Bu saldırılara tek maruz kalan halk da onlar değil.
Farklı dinlerde yapılan ibadetler ve edilen dualar farklılık gösterse de bir çok ortak özellik barındırıyor. Bu ortak özelliklerin anlaşılması ve ibadetlerin içten yapılması uzun vadede belki de kıyımların önüne geçebilecek önemli bir etken.
Dini ritüellerin ve ibadetlerin ortak özelliklerinden biri kendinden geçme anlarıdır. Bu anlarda kişi tapındığı varlıkla iletişim kurmaya, hatta sonrasında bu varlıkla bütün olmaya çalışır. Bu varlığın kapsadığı alan, yaratma gücü gibi etkenler düşünüldüğünde, yalnızca tapınılan varlıkla sınırlı kalmayıp diğer yaratılan varlıkları da kapsar. Bu durumda ayinler ve ibadetler ‘bir’ olmayı sağlar.
Herhangi bir dinde ibadetini içtenlikle yapan bir kişinin dünyadan kopup, tapındığı varlıkla yakınlaştığı söylenebilir. Topluluk ile yapılan ibadetlerde de aynı durum geçerlidir ve bunun yanısıra bireylerin birbirini de bu durumun içine dahil etmesi mevcuttur.
Bir olmanın getirisi, toplumsallığın kuvvetlenmesi ve bencilliğin arka plana atılmasıdır. ‘Ben’ olmayı geride bırakmak insan için imkansıza yakın düzeydedir. Yaşam içinde bir başkası için yapıldığı düşünülen davranışlar bile özünde kişisel bir rahatlama duygusu taşıdığından, bencillik olarak nitelenebilir. Bir başkası için hayatını feda etme eylemi dahi o anlık bir fedakarlık olarak algılansa bile, hayatını feda eden kişinin sonradan vicdani rahatsızlık duymamak için yaptığı bir eylemdir.
Bir çok dinde ayinlerin en üst mertebesine ulaşmak, yanında bir olmayı getirir. İnsan yalnız kendi için düşünmemeye başlar ve davranışlarındaki anlam evrenselleşir. Bu algıya daha rahat ulaşmak için bazı yerel kabileler uyuşturucu maddeleri ritüellerine dahil eder. Bu tarz maddelerin bazıları sol beyni işlevsizleştirip sağ beyni daha aktif kullanmayı sağlar. Kendini yineleyen ritüellerde ve diğer ibadetlerde de aynı durum söz konusudur.
Sol beyin ve sağ beyin arasındaki işlev farkını en güzel anlatan kişilerden biri nörolog Jill Bolte Taylor’dır. Taylor, bizzat kendi yaşadığı bir deneyimi verdiği bir konferansta aktarırken, sol beyninde gerçekleşen kanamayla birlikte vücudunun sınırlarını ayırt edemediğini dile getiriyor. Çevresindeki canlı ve cansız tüm maddelerle bütünleştiğini belirtiyor. Anın korkusunu geride bıraktığında, geriye kocaman bir bütünleşim ve huzur anı kalıyor.
Hayatın akışı içinde düşünmek, üretmek ve hatta faydalı olmaya çalışmak bile insanları bireyselleştiriyor. Öyleyse bilimin ve doğanın elverdiği kadar, inananların ibadetlerinin yol göstericiliğiyle, inanmayanların farklı yöntemlerle sol beynini uyuşturup sağ beynini aktif hâle getirmesi yapılabilecek en iyi bir olma yöntemi olarak gösterilebilir.
Engin Dikkulak
engindikkulak@gmail.com
0 yorum:
Yorum Gönder
Yazı hakkındaki yorumlarınız kontrolümüzden geçmeden, sansürsüz olarak yayınlanacaktır: