11 Temmuz 2014 Cuma




      “Farketmiş olabileceğiniz üzere haklarında şikayet etmediğim kimseler var: Politikacılar. Herkes politikacılardan şikayet ediyor. Herkes rezil olduklarını söyler. İyi de bu politikacıların nereden geldiklerini sanıyorlar? Gökten düşmezler. Başka bir boyuttan gelmezler. Amerikan ebeveynlerinden, ailelerinden, evlerinden, okullarından, kiliselerinden, işyerlerinden ve üniversitelerinden geliyorlar ve Amerikan vatandaşları tarafından seçiliyorlar. Yapabileceğimizin en  iyisi bu millet. Ortaya koyabildiğimiz bu kadar. Sistemimizin ürettiği budur: Çöp giriyor, çöp çıkıyor. 

Eğer vatandaşlarınız bencil ve cahilse liderleriniz de bencil ve cahil olur. Koşullar hiçbir şekilde iyileşmiyor; sadece her seferinde yeni bencil ve cahil Amerikan nesilleriniz oluyor. Bu yüzden belki de rezil olanlar politikacılar değildir. Belki de başka reziller var elde. Halk gibi… 

Çünkü bu gerçekten sadece politikacıların hatasıysa nerede bu bütün alnı açık, zeki, bilinçli insanlar?  Nerede bu akıllı, dürüst, zeki Amerikalılar? Taşın altına elini sokacak, ülkeyi kurtaracak ve yolu  gösterecek? Bizim ülkemizde böyle insanlar yok! Herkes alışveriş merkezinde… 

Uzun lafın kısası, bu politik ikilemi çok basit bir yolla çözdüm: Seçim günü, evde otururum. Oy vermem. Siktir et onları, siktir et! Ben oy vermem. İki nedenden dolayı oy vermem: Birincisi, anlamsızdır. Bu ülke uzun zaman önce alınmış, satılmış ve ücretleri ödenmiştir. Her dört senede bir  temcit pilavı gibi önünüze koyarlar. Hiçbir sikim ifade etmez. İkincisi ise, ben oy vermem çünkü inanıyorum ki; oy verirseniz şikayet hakkınız olmaz. 

İnsanlar bunu çarpıtmayı severler, biliyorum. "Ama işte oy vermezsen şikayet etme hakkın olmaz." derler. İyi de bunun neresi mantıklı? Oy verirseniz şerefsiz ve kabiliyetsiz insanlar meclise gire her şeyi bok eder ve bunun sorumlusu siz olursunuz. Sorunu siz çıkardınız, onları siz seçtiniz, şikayet etmeye hakkı olmayan da sizsiniz. Diğer taraftan ben, oy vermemiş olan ben, hatta aslında seçim günü  evinden bile ayrılmamış olan ben, hiçbir şekilde bu insanların yaptıklarından sorumlu değilim ve benimle hiçbir alakası olmayan sizin yarattığınız bela hakkında canımın istediği kadar şikayet edebilirim. 

Biliyorum ki bir kaç ay sonra o çok sevdiğiniz gösterişli başkanlık seçimlerinden birine daha gideceksiniz, gülüp eğleneceksiniz. Eminim ki, seçimler biter bitmez ülkeniz anında gelişecektir. Bana gelince, o gün evde kalıp esasında sizin yaptıklarınızı yapacağım. Aradaki tek fark, ben mastürbasyon yapmayı bitirdiğimde elimde gösterebileceğim bir şeyler olacak.” 

(Amerikan komedyen ve oyuncu George Carlin’in 1996 yılındaki “George Carlin: Back in Town” adlı gösterisinden bir parça okudunuz.)




Yakın zamanda yine bütün ülke olarak bir demokrasi sınavından geçtik ve tartışmaya açık olmayacak bir şekilde sınıfta kaldık. Sınıfta kaldık dememden kasıt sonucun herhangi bir partinin lehine yada aleyhine bitmesi değil. Mesela bazı illerdeki seçimlerin neredeyse 20 kez tekrarlanırken en çok soru işaretli şaibeye açık seçimin tekrarlanmaması. Bu en basit örnek. Elektriklerin kesilmesinden bahsetmiyorum bile. 2014 yılında hâlâ karanlıkta yapılan bir seçim. Son 12 yılda değişmeyen birşey var. Her seçim gününün akşamında insanlardaki “nasıl böyle sonuçlanabilir ya kim veriyor bunlara oy?!” tepkisi ve yine baş gösteren Türkiye’den kaçıp gitme isteği. Bu hayal kırıklığı şunu gösyeriyor. Şu anki hükümetten memnun olmayan insanlar herşeye rağmen seçimlerin memleketi refaha ulaştırması inancına sahip. Peki gerçekten bu mümkün mü?

Politika kelimesini daha yakından incelemek konuyu biraz daha netleştiricek. Politika, poli (çoklu) ve tika (yüz ifadesi, mimik) kelimelerinin birleşmesiyle oluşuyor. Çoklu yüz ifadesi. Yani ikiyüzlülüğün modernleştirilmiş hali. Partisi ne olursa olsun bütün milletvekillerinin sadece seçim zamanı ortaya çıkıp aralardaki 5 sene boyunca gözükmemesinin sebebi de budur. Buna rağmen siyasetçilerin ağızlarından çıkanlara sorgusuz sualsiz inanan kocaman bir kalabalık var. Trajik. Diğer tarafta da daha sorgulayıcı ve bilinçli olarak adlandırabileceğimiz bir kesim. Peki bu iki insan tipi de neye hizmet ediyor? Açıkçası bana göre aralarında pek bir fark yok.

İnternetle az çok haşir neşir olan herkes görmüştür. “Tatava yapma bas geç” diye bir furya başlatılmıştı. Mizahının etkisi hâlâ sürmekte. Ben, ana fikri “illerde hükümet partisinin oyuna en yakın kim varsa ona oy vermek” olan bu akıma aslında farkında olmadan 2011’de ki genel seçimlerde dahil olmuştum. Bana o zamanımı hatırlattılar. İnsanları çok sonra da olsa aynı mantelitede görmek sevindirici gelmişti. Halbuki durum o kadar da mutluluk verici bir olay değil. Aslında trajikomik olan bir olaya tarihi figürlerin ağzından yazılan capsler vesilesiyle iyi güldük. İnsanlar ciddi ciddi aslında oy vermek istemediği partilere şartlar öyle gerektiriyo diye oy veriyor ve başkalarını da öyle yapmaya azmettirmek istiyordu. Ortamlarda Sırrı’ya verdim dersin kim bilicek mk. Şu cümle bile tek başına aslında seçmenin sandık başında ne kadar elinin kolunun bağlı olduğunu gösteriyor. Genel seçimlerde de bazıları %10 barajına takılmamak için seçtiler oy vericekleri partiyi. Hakikaten üzücü. İnsanlar nasıl “kötünün iyisi” olarak adlandırdıkları partilerden medet umuyorlar? Sırf hükümet değişsin diye yapılan atılan oylar sonucu başka bir partinin yönetimi altına girmek başka yanlış politikalara maruz kalmak ihtimalini taşımıyor mu hiç?

AKP’ye “ne yapalım alternatifi yok abi adamların” diyerek oy veren kesim için de aynı şey geçerli. Hep bir kötünün iyisi.

Genel seçimlerde bir de baraj sıkıntısı var. Bitmiyor güzel ülkemin demokrasisinin dertleri. Yine inanıyorum ki azımsanmayacak sayıda bir insan oyunu sırf çöpe gitmesin diye istedikleri partiye değil de meclise girme ihtimali yüksek muhalefet partilerinden birine ya da bağımsız adaylara atıyorlar. Bu yüzde 10 barajı 31 yıl önce peydah olmuş. 12 Eylül’ün sonrasında Kenan Evren ve diğerlerinin yönetimindeki Danışma Meclisi tarafından Türkiye’nin başına sarılmış bir dert. 2-3 yıldır “%10 barajı düşürülüyor” diye haberler yapılıyor ama henüz bir icraat göremedik. Hatta öyle ki “Cem Uzan’a hapis şoku” tadında bir kıvama geldi artık. Hem düşürülse ne olacak ki tamamen kaldırılmadıktan sonra. Seçmenin bileğindeki pranga yine kalacak biraz gevşetilmiş de olsa. Bu da yine umut bağladığımız seçimlerin aslında ne kadar aciz şartlarda olduğunun bir diğer göstergesi.

Şu son seçimlerde katılım oranı hakikaten yüksekti. Belki tv’lerde dönen “oy ver” kampanya tanıtımları vardı. Oy ver diyorlardı. Bu senin hakkın. 5 yılda bir insanların önüne memleketi kendileri yönetiyor sansınlar diye konulan bu hak, hem de büyük bir kalabalık istediği tarafa oyunu veremiyorken neye yarayacak? Nasıl sağlıklı bir seçim sonucu bu?

Bir de şöyle düşünelim. İnsanların kötünün iyisi dediği sonuç gerçekleşsin. Mesela İstanbul’u Topbaş değil de Sarıgül kazansaydı kim bana 6 ay sonra bu kentin gerçekten yaşanabilir bir şehir haline geleceğinin garantisini verebilirdi. Yolsuzluk iddialarıyla kovulduğu partiden tekrar aday gösterilmiş bir insandan bahsediyoruz burada. Yapmıştır yada yapmamıştır orası ayrı bir konu. Ama bir gerçek var ki o parti ya partiden kovarken yada tekrar geri kabul alırken hata yapıyor. Velhasıl ben hiçbir koşulda hiçbir partiye veya siyasetçiye ümit bağlamam. Neden? Çünkü başkan koltuğu tatlıdır bizim memlekette. Tadını bir kez alan bir daha bırakmak istemez. Erbakan’ın rahmetli olmadan bir gün önce hâlâ “hükümete başına biz geçecez” dediği bir ortamdan bahsediyoruz. Ne diyeyim ki başka?

Yani aslında seçim yaparken bir grup haysiyetsiz adamın içersinden hangisi daha az haysiyetsiz onu bulmaya çalışıyoruz. Hepsi bu. Fakat nedense insanlar bunu anlamakta günlük çekiyor. Seçim günü gelince bu ulvi görevi göğüslerini gere gere yerine getirmek istiyorlar. Sanırım oy vermek insanı önemli hissettiriyor bir de. Bundan da kaynaklı olabilir.

Son yerel seçimden bir gün önce oy vermek kesinlikle aklımda yoktu. Fakat maalesef uzun uzun atılan demokrasi ve vatandaşlık görevi vaazları sonucunda ben de oy kullanmak durumunda kaldım. Akşam sonuçlar açıklandığında o vaazların sahipleri “ne oldu bişeyi değiştirebildik mi?”diye sorduğumda gevrek gevrek gülüyorlardı.

Bir iki sene önce bir üniversite hocası dersin konusu gereği sorduğum “en iyi yönetim şekli demokrasi midir?” sorusuna hayır cevabını vermişti. Bunu neye dayandırmıştı şimdi hatırlayamıyorum ama çok şaşırmıştım. Cevabın “evet” olacağını düşünüyordum. Zamanla daha iyi anlamaya daha iyi kavramaya başladım. Türkiye’ye Engin'in yazısında bahsettiği “5 yıldız hareketi” gibi bir akım başlasa (Bkz: Daha Az Devlet) yani aradan siyasetçileri ve partileri kaldırsak ve her kanunu insanların oylamasına sunsak bile bu toplumun bu ülkeyi yaşanılır bir hale sokacak kararları alabileceği düşüncesine sahip değilim. Hayır, karamsar düşünmüyorum. Maalesef realite bu. Belki de biz bunu hakediyoruz. Çünkü her toplum layık olduğu şekilde yönetilir.

Şimdi de önümüzde cumhurbaşkanı seçimleri var. Recep Tayyip Erdoğan’a karşı rakip olarak garip ismini birçoğumuzun ilk defa duyduğu bir figür çıktı. Neyse ki yine siyasi mizah yapabileceğimiz, insanların twitter’dan birbirlerini güldürebildikleri bir malzeme oldu elimizde. Fakat yine bütün bu esprilere güldükten sonra seçim günü çok büyük bir kalabalık Recep Tayyip Erdoğan’a oy vermemek için oyunu Ekmeleddin İhsanoğlu’na vericek. Belki de hiç tanımadan.

23 yıllık hayatımda 2 kez oy vermenin nasıl bir şey olduğunu tecrübe etme şansım oldu ve bundan sonra ölene kadar oy vermemenin ne kadar mantıklı olduğuna düşünmem için yeterliydi. Kötünün iyisi oylarla kötünün iyisi partilerin kötünün iyisi milletvekillerine oy vermeye devam edilsin. Bir gün memleket kurtarılabilirse bana da haber verin.

Yaşasın baraja takılmış halkın, kendi kendini yönettiği ileri demokrasi.



mertveznikli@gmail.com

ve başlıkları altında yazıldı.

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazı hakkındaki yorumlarınız kontrolümüzden geçmeden, sansürsüz olarak yayınlanacaktır: