30 Mart seçimlerine 2 gün kala Kadir Topbaş, CNN Türk moderatörünün sorularını yanıtlamıştı. Sorulması gereken birçok soruyu soran moderatörün verilmesi gereken cevapların çoğunu alamadığı bir röportaj olmasına rağmen, bence şu açılardan verimli bir röportajdı: Kadir Topbaş, İstanbul’un yönetiminde ne kadar özerk bir belediye başkanı? Yapım aşamasındaki projeler hakkında halkı bilgilendirmede ne kadar şeffaf davranılıyor? Yapım aşamasındaki özel mülke ait binalarla ilgili yargı süreçleri konusunda verilen bilgiler güncel ve doğru mu? Yargı kararları ne kadar uygulanıyor? İhale süreçlerinin şeffaflığı yeterli mi?
Bu soruları, genel yönetimin kendi içerisinde özerk olması gereken yerel yönetimlerin karar aşamalarına müdahil olma derecesine, parti içi demokrasiye, vatandaşın yönetime ve karar aşamalarına katılmalarına ve İstanbul’un değişen çehresine/çevre düzenlemesine göre değerlendirmek istiyorum.
Otoriter Yapı ve Demokrasi
Otoriter dendiğinde akla genelde ilk olarak lider ve liderlik gelir. Elbette bunun bir sebebi var. Dünyanın yerleşik otoriter sistemle yönetilmiş/halen yönetilen ülkelerine baktığımızda karşımıza karizmatik, sağlam duruşlu, asla hata yapmayacağına inanan ve inanılan, konuşurken gözlerine baktığınızda tek kişiyi muhatap almadığına emin olacağınız ve sürekli çoğul şahıslarla(siz, biz) konuşan ve bu sayede arkasına, kendisine sınırsız yetki ve temsil hakkı verdiğine inandığı halkını alan bir insan çıkıyor. Peki böyle liderlerin partiiçi demokrasiyi sağladığına, sağlamak istediğine ne kadar güvenilebilir? İktidar partisinin son yerel seçimlerde ortaya çıkardığı duruma bakılırsa hiç güvenilemez.
RedHack grubunun elde ettiğini iddia ettiği temayül yoklaması sonuçlarına göre Aziz Babuşçu, Kadir Topbaş’ı geçmesine rağmen aday gösterilmemiş. Burada ortaya şu soru çıkmakta: Aziz Babuşçu ve Kadir Topbaş’ın başa baş gideceği biliniyor muydu?
Bu soru hakkında yorum yapmak çok zor, fakat burada sorulması gereken soru, partide “neden Aziz Babuşçu bu kadar güçlenmiş olabilir”den çok, “neden Kadir Topbaş bu kadar güçsüzleşti” olmalı. Kanımca bunun cevabının aranacağı en doğru ve en yakın yer Gezi dönemi. Bu süreçte parti tabanı tarafından Topbaş’tan beklenen, Başbakan’ın görünürlüğünde kaybolan bir belediye başkanından çok, Başbakan kadar olmasa da sert bir tavır alan ve “gereken yapılıyor” mesajı veren bir belediye başkanı görüntüsüydü. Ancak Topbaş, resmi olarak birebir muhatabı olduğu sayılabilecek bir kargaşa sırasında en silik yetkiliydi. Ne Gezi eylemcileri, ne de İstanbul halkı, karşısında imzasını attığı bir projenin sorumluluğunu üstlenen bir başkan buldu. Sonuç olarak, AKP tabanı kendi içerisinde “daha görünür, daha sağlam” bir irade gösterecek bir aday düşünmeye başlamış olabilir.
Otoriter ve totaliter liderlerin yönetim şekillerinin en karakteristik özelliklerinden biri, çoğulculuğa verdikleri sureten yüksek, nitelik olarak kıt önemdir. Özellikle totaliter yönetimler, sınırlı bir çoğulculuk anlayışı geliştirerek istedikleri zaman demokrasiye uyan ve saygı duyan bir yapı gibi görünüp, genelde ülkeyi ve yerel yönetimleri, özelde ise partiiçi yapılanmayı yasalar ve uygulamalarla aslında hiç de çoğulcu olmayan bir yapıda yönetilir hale getirebilir. AKP’nin yerel seçimler öncesi durumu, ülke sathında da geçerli olan göstermelik demokrasinin suretini teşkil etmiş gibi gözüküyor.
İstanbul: Belediyeciliğin Tıkandığı Yer
Hükümette görülen bu otoriter yönetim emarelerinin yansımalarının yerel yönetimlere de sirayet ettiğini görüyoruz. Yazımın başında bahsetmiş olduğum, Topbaş’ın CNN Türk’e verdiği röportajda, özellikle birkaç konu hakkında söyledikleriyle, genel yönetimde kendine hiç bulamadığı kadar alan bulan, hatta kendi içerisinden bir bakan çıkartan inşaat sektörünün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yönetimine de etki ettiğini net bir şekilde açık etti.
İstanbul’un değişen çehresinin en büyük simgelerinden biri olan Zeytinburnu’ndaki 16:9 kuleleri. Bağcılar’dan Üsküdar’a kadar, İstanbul’un birçok ilçesinden görülebilen ve Anadolu Yakası’ndan bakıldığı zaman İstanbul’un silüetini bozan bu üç binanın belediye açısından durumu epeyi karışık.
İBB ve Zeytinburnu Belediyesi tarafından onay verilen bu yapılar hakkında 6 aya yakın bir süre önce, silüeti bozmayacak hale gelecek şekilde traşlanmaları şeklinde bir karar verilmişti. Henüz buna dair bir emare yok. Tarihi yarımadayı herhangi bir şekilde etkileyebilecek her yapının çevresinin iyice etüd edilip ondan sonra imar izni verilmesi gerekirken, bugün Süleymaniye ve çevresinde bile yeni yapıların dikildiğini görüyoruz. Bunlara ek olarak, İstanbul’un en geniş orman arazilerini içerisinde barındıran Kuzey Ormanları ve çevresi, 3. Havalimanı ve Kanalistanbul gibi iki büyük çaplı projeye ek olarak, bu iki projeyi Anadolu yakasına bağlayacak olan 3. Boğaz Köprüsü’nün yapılmasıyla tehlikeye girmiş durumda. Özellikle 3. Boğaz Köprüsü hakkında TMMOB tarafından yayımlanan değerlendirme raporu, bu köprünün yapılmasının gerekliliğini tartışmaya açması gereken bilgiler ve analizler barındırmakta. Birinci ve ikinci köprüler yapıldıktan sonra İstanbul’da kurulan küçük ilçeler, İstanbul’un şu anki en büyük sorunu olan yoğun trafiğin, buralara gelen yoğun iç göç dolayısıyla, en büyük sebeplerinden biri. Buna ek olarak, köprülerin, şehrin mevcut yollarına bağlantısının sağlanması için yeni yolların yapılması mecburiyeti düşünülünce, uzun vadeli bir çevre faciassı göz önüne geliyor. 3. Köprü’nün bağlantı yollarının büyük bir kısmı, İstanbul’un Avrupa yakasında bulunan Kuzey Ormanları’ndan geçiyor. Yani denklem çok açık: Köprü yolunu, yol yerleşimini, yerleşimse yaşam alanını beraberinde getirir. Yaşam alanının zaten oldukça geniş olduğu İstanbul’da şu an nüfus 15 milyondan fazla. Kanalistanbul ile Silivri ve civarında oluşturulacak yeni şehire, Kuzey Ormanları’nın imara açılması da eklenince ve bu ormanlar da büyük ölçüde yok olunca, şehrin ne hale geleceği aşikar.
Bu noktada akıllara yine aynı şey geliyor: otoriter, “ben ne dersem o” zihniyetindeki yönetim yapısı. Bunun çevre konusundaki en net örneğiyse, 3. Köprü’ye ait “ÇED olumlu”, yani “bu yapının çevreye vereceği olumsuz etki yoktur” raporunun idare mahkemesi tarafından yürütmesinin durdurulması üzerine Başbakan’ın yaptığı “Burayı yapacağız, lamı cimi yok” açıklaması ve bu açıklamanın üzerine İBB Başkanı’nın ağzından tek kelime çıkmaması. Bunun yanı sıra seçimden önce sivil inisiyatifler tarafından hazırlanan ve özetle İstanbul’un yerel yönetiminin kendisini İstanbul tarihine, kültürüne, doğasına ve özellikle şeffaflık yoluyla halkına karşı sorumlu hissetmesini talep eden İstanbul Sözleşmesi, adaylar arasından sadece Topbaş tarafından imzalanmadı. Siyasi olmayan bir talepler listesinin bile imzalanmamış olması, mevcut yönetimde Topbaş’ın pasifliğini ve yönetimin halkın bu taleplerine karşı sorumlu hissetmediğini ispatlar nitelikte.
İstanbul’un çehresini onulamayacak şekilde değiştiren ve çevresini kalıcı olarak etkileyecek projelere verilen izinler, yapılan anlaşmalar, yıkılan hukuk kuralları ve özellikle mulksuzlestirme.org sitesinde açıkça görülebilen belli şirketlerin bu projelerdeki ortaklıklarından dolayı oluşan rant algısı, İstanbul’un geleceği hakkındaki kaygıların ne kadar haklı olduğunu ve yerel yönetimlerin, mevcut iktidar karşısındaki felçli yapısını gözler önüne seriyor.





