Kasım Ayı Konusu: Din

12 Temmuz 2014 Cumartesi


      30 Mart seçimlerine 2 gün kala Kadir Topbaş, CNN Türk moderatörünün sorularını yanıtlamıştı. Sorulması gereken birçok soruyu soran moderatörün verilmesi gereken cevapların çoğunu alamadığı bir röportaj olmasına rağmen, bence şu açılardan verimli bir röportajdı: Kadir Topbaş, İstanbul’un yönetiminde ne kadar özerk bir belediye başkanı? Yapım aşamasındaki projeler hakkında halkı bilgilendirmede ne kadar şeffaf davranılıyor? Yapım aşamasındaki özel mülke ait binalarla ilgili yargı süreçleri konusunda verilen bilgiler güncel ve doğru mu? Yargı kararları ne kadar uygulanıyor? İhale süreçlerinin şeffaflığı yeterli mi?
Bu soruları, genel yönetimin kendi içerisinde özerk olması gereken yerel yönetimlerin karar aşamalarına müdahil olma derecesine, parti içi demokrasiye, vatandaşın yönetime ve karar aşamalarına katılmalarına ve İstanbul’un değişen çehresine/çevre düzenlemesine göre değerlendirmek istiyorum.



Otoriter Yapı ve Demokrasi

Otoriter dendiğinde akla genelde ilk olarak lider ve liderlik gelir. Elbette bunun bir sebebi var. Dünyanın yerleşik otoriter sistemle yönetilmiş/halen yönetilen ülkelerine baktığımızda karşımıza karizmatik, sağlam duruşlu, asla hata yapmayacağına inanan ve inanılan, konuşurken gözlerine baktığınızda tek kişiyi muhatap almadığına emin olacağınız ve sürekli çoğul şahıslarla(siz, biz) konuşan ve bu sayede arkasına, kendisine sınırsız yetki ve temsil hakkı verdiğine inandığı halkını alan bir insan çıkıyor. Peki böyle liderlerin partiiçi demokrasiyi sağladığına, sağlamak istediğine ne kadar güvenilebilir? İktidar partisinin son yerel seçimlerde ortaya çıkardığı duruma bakılırsa hiç güvenilemez.

RedHack grubunun elde ettiğini iddia ettiği temayül yoklaması sonuçlarına göre Aziz Babuşçu, Kadir Topbaş’ı geçmesine rağmen aday gösterilmemiş. Burada ortaya şu soru çıkmakta: Aziz Babuşçu ve Kadir Topbaş’ın başa baş gideceği biliniyor muydu?

Bu soru hakkında yorum yapmak çok zor, fakat burada sorulması gereken soru, partide “neden Aziz Babuşçu bu kadar güçlenmiş olabilir”den çok, “neden Kadir Topbaş bu kadar güçsüzleşti” olmalı. Kanımca bunun cevabının aranacağı en doğru ve en yakın yer Gezi dönemi. Bu süreçte parti tabanı tarafından Topbaş’tan beklenen, Başbakan’ın görünürlüğünde kaybolan bir belediye başkanından çok, Başbakan kadar olmasa da sert bir tavır alan ve “gereken yapılıyor” mesajı veren bir belediye başkanı görüntüsüydü. Ancak Topbaş, resmi olarak birebir muhatabı olduğu sayılabilecek bir kargaşa sırasında en silik yetkiliydi. Ne Gezi eylemcileri, ne de İstanbul halkı, karşısında imzasını attığı bir projenin sorumluluğunu üstlenen bir başkan buldu. Sonuç olarak, AKP tabanı kendi içerisinde “daha görünür, daha sağlam” bir irade gösterecek bir aday düşünmeye başlamış olabilir.

Otoriter ve totaliter liderlerin yönetim şekillerinin en karakteristik özelliklerinden biri, çoğulculuğa verdikleri sureten yüksek, nitelik olarak kıt önemdir. Özellikle totaliter yönetimler, sınırlı bir çoğulculuk anlayışı geliştirerek istedikleri zaman demokrasiye uyan ve saygı duyan bir yapı gibi görünüp, genelde ülkeyi ve yerel yönetimleri, özelde ise partiiçi yapılanmayı yasalar ve uygulamalarla aslında hiç de çoğulcu olmayan bir yapıda yönetilir hale getirebilir. AKP’nin yerel seçimler öncesi durumu, ülke sathında da geçerli olan göstermelik demokrasinin suretini teşkil etmiş gibi gözüküyor.



İstanbul: Belediyeciliğin Tıkandığı Yer

Hükümette görülen bu otoriter yönetim emarelerinin yansımalarının yerel yönetimlere de sirayet ettiğini görüyoruz. Yazımın başında bahsetmiş olduğum, Topbaş’ın CNN Türk’e verdiği röportajda, özellikle birkaç konu hakkında söyledikleriyle, genel yönetimde kendine hiç bulamadığı kadar alan bulan, hatta kendi içerisinden bir bakan çıkartan inşaat sektörünün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yönetimine de etki ettiğini net bir şekilde açık etti.

İstanbul’un değişen çehresinin en büyük simgelerinden biri olan Zeytinburnu’ndaki 16:9 kuleleri. Bağcılar’dan Üsküdar’a kadar, İstanbul’un birçok ilçesinden görülebilen ve Anadolu Yakası’ndan bakıldığı zaman İstanbul’un silüetini bozan bu üç binanın belediye açısından durumu epeyi karışık.

İBB ve Zeytinburnu Belediyesi tarafından onay verilen bu yapılar hakkında 6 aya yakın bir süre önce, silüeti bozmayacak hale gelecek şekilde traşlanmaları şeklinde bir karar verilmişti. Henüz buna dair bir emare yok. Tarihi yarımadayı herhangi bir şekilde etkileyebilecek her yapının çevresinin iyice etüd edilip ondan sonra imar izni verilmesi gerekirken, bugün Süleymaniye ve çevresinde bile yeni yapıların dikildiğini görüyoruz. Bunlara ek olarak, İstanbul’un en geniş orman arazilerini içerisinde barındıran Kuzey Ormanları ve çevresi, 3. Havalimanı ve Kanalistanbul gibi iki büyük çaplı projeye ek olarak, bu iki projeyi Anadolu yakasına bağlayacak olan 3. Boğaz Köprüsü’nün yapılmasıyla tehlikeye girmiş durumda. Özellikle 3. Boğaz Köprüsü hakkında TMMOB tarafından yayımlanan değerlendirme raporu, bu köprünün yapılmasının gerekliliğini tartışmaya açması gereken bilgiler ve analizler barındırmakta. Birinci ve ikinci köprüler yapıldıktan sonra İstanbul’da kurulan küçük ilçeler, İstanbul’un şu anki en büyük sorunu olan yoğun trafiğin, buralara gelen yoğun iç göç dolayısıyla, en büyük sebeplerinden biri. Buna ek olarak, köprülerin, şehrin mevcut yollarına bağlantısının sağlanması için yeni yolların yapılması mecburiyeti düşünülünce, uzun vadeli bir çevre faciassı göz önüne geliyor. 3. Köprü’nün bağlantı yollarının büyük bir kısmı, İstanbul’un Avrupa yakasında bulunan Kuzey Ormanları’ndan geçiyor. Yani denklem çok açık: Köprü yolunu, yol yerleşimini, yerleşimse yaşam alanını beraberinde getirir. Yaşam alanının zaten oldukça geniş olduğu İstanbul’da şu an nüfus 15 milyondan fazla. Kanalistanbul ile Silivri ve civarında oluşturulacak yeni şehire, Kuzey Ormanları’nın imara açılması da eklenince ve bu ormanlar da büyük ölçüde yok olunca, şehrin ne hale geleceği aşikar.

Bu noktada akıllara yine aynı şey geliyor: otoriter, “ben ne dersem o” zihniyetindeki yönetim yapısı. Bunun çevre konusundaki en net örneğiyse, 3. Köprü’ye ait “ÇED olumlu”, yani “bu yapının çevreye vereceği olumsuz etki yoktur” raporunun idare mahkemesi tarafından yürütmesinin durdurulması üzerine Başbakan’ın yaptığı “Burayı yapacağız, lamı cimi yok” açıklaması ve bu açıklamanın üzerine İBB Başkanı’nın ağzından tek kelime çıkmaması. Bunun yanı sıra seçimden önce sivil inisiyatifler tarafından hazırlanan ve özetle İstanbul’un yerel yönetiminin kendisini İstanbul tarihine, kültürüne, doğasına ve özellikle şeffaflık yoluyla halkına karşı sorumlu hissetmesini talep eden  İstanbul Sözleşmesi, adaylar arasından sadece Topbaş tarafından imzalanmadı. Siyasi olmayan bir talepler listesinin bile imzalanmamış olması, mevcut yönetimde Topbaş’ın pasifliğini ve yönetimin halkın bu taleplerine karşı sorumlu hissetmediğini ispatlar nitelikte.

İstanbul’un çehresini onulamayacak şekilde değiştiren ve çevresini kalıcı olarak etkileyecek projelere verilen izinler, yapılan anlaşmalar, yıkılan hukuk kuralları ve özellikle mulksuzlestirme.org sitesinde açıkça görülebilen belli şirketlerin bu projelerdeki ortaklıklarından dolayı oluşan rant algısı, İstanbul’un geleceği hakkındaki kaygıların ne kadar haklı olduğunu ve yerel yönetimlerin, mevcut iktidar karşısındaki felçli yapısını gözler önüne seriyor.


Burak Karakuş
brk.krks.41@gmail.com
ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...

11 Temmuz 2014 Cuma


Dünya’da zirve denen kesim, yani %1, dünyadaki tüm paranın %57’sine sahip. Hatta 7 milyar insan içindeki en zengin 358 kişinin yıllık kazancı dünyadaki insanların %43’üne (düz hesap 3 milyarına) eşit. Yani yine düz hesapla bu 350 kişiden her biri tek başına 9 milyon insanı doyurabiliyor. Dahası, 200'e yakın ülkenin bulunduğu dünyadaki en zengin 3 kişi, en fakir 50 ülkenin toplamı kadar kazanıyor ki bu ülkelerin nüfusu yaklaşık 2,5 milyar. Düz hesap olsun deyip en zengin 500 insana bakarsak, hepsinin kazancı dünyanın en fakir 170 ülkesinin kazancına eşit. Geriye kala kala 30 ülke kaldığını da hatırlayın. İlk 1300 insan dünyadaki paranın %94’ünü kullanıyor. En zengin 10 insan tüm varlığını hibe etse, en fakir 1 milyar insan Avrupa standartlarında yemek, sağlık, eğitim ve barınak ihtiyaçlarını tam 250 yıl boyunca karşılayabilir ve 1913’den 1992’ye kadar payların değişmesine bakarsak (11’e 1’den, 72’ye 1’e) bu 500 kişi 2050’den önce neredeyse tüm dünyanın kazancını ele geçirecekler. Mesela 50 yıl önce dünya ortalamasında bir insanın bir ons altın alması için 22 saat çalışması gerekiyordu. Artık 200 saat çalışmalı. İlginçtir en değerli madenlerin %90’ına sahip kıta olan Afrika’da milyoner olabilmiş sadece 4 insan var. Mesela Pakistan’daki yakıt rezervleri tüm ülkeyi 500 yıl boyunca yakmaya yetecek düzeyde. Ama bu ülke günde 18 saat elektrik kesintisi yaşıyor. Ben zengin miyim acaba derseniz, ölçüt şu: 3 hafta boyunca günde 3 öğün, en kaliteli ve sağlıklı beslenme şekli denen standartta karnınızı doyurabiliyorsanız, siz de dünyanın en zengin %15’indesiniz. Şahsen ben bunu hayatım boyunca dört günlük bayramlarda bile başaramadım.
En kıyak tabakayı geçtik, geldik en zengin %20’ye. Bu insanlar tüm dünyanın kaynaklarının (enerji, yiyecek vs.) %86’sını tek başına tüketiyor. Kalan %14 ise sana bana ve tabi 5,6 milyar insana dağıtılıyor ki eşit değil, 1,2 milyar insan günde 1 dolarlık pay alıyor. Bu arada 800 milyon insan her gün aç uyuyor ve her gün 60 bini ölüyor sırf açlıktan. 2,4 milyar insanımız arıtılmış suya erişemiyor. Bunların her biri arıtılmış su içsin dersek bunun maliyeti sadece 10 milyar dolar. Olimpiyatların ve Super Bowl’un 10 milyara düzenlendiğini, Whatsapp’ın 19 milyara alıcı bulduğunu, bir başbakanın tespit edilen yolsuzluğunun 90-100 milyar dolar olduğunu unutmayalım. Basit hastalıklardan ölen insanların sayısı yine milyonlarla ifade ediliyor. Biz tüm dünyanın basit sağlık gereksinimlerini karşılayalım desek (aşı, grip ilaçları gibi basit ihtiyaçlar) 13 milyar dolar gerekiyor. Afrika’da 0.15 dolarlık Malaria aşısı yapılmadığı için her gün 2000 insan ölüyor. Başka bir deyişle 150 dolar verilmediği için 2000 insan ölüyor. İnsan hayatının değeri.
U.N. Türkçe adıyla birleşmiş milletler. Birbirinden korktukları için yıllık 1.3 trilyon dolar harcıyorlar silahlanmaya. bu para tüm dünyanın yeterli şekilde beslenmesini 7 yıl boyunca garanti altına alabiliyor. bu oluşum 7 yılda 5.4 milyon insanın Kongo hastalığından ölmesini 3 milyar dolar (0.003 trilyon dolar) ayırıp durdurabilirdi. Silahlanma demişken, sadece nükleer bombalar ki Amerika bile 250 tanesine sahip, tüm güneş sistemi canlıyla dolu olsa hepsini ortadan kaldırmaya yeter. Hatta Amerika’nın Pentagon’un savaş için harcadığı yıllık para, 50 ülkenin eğitim, sağlık gibi ihtiyaçlarını karşılamaya yetiyor.
Amerikan yaşam standardı. Maalesef bu standart korunsun diye dünyanın geri kalanı bir şeyler kaybediyor. Bu ülke insanları çok değil, sadece %10 az et yeseler, yani 1 kg değil 900 gr. alsalar, tasarruf edilen miktar tam 60 milyon aç insanı doyurabilir. (Amerika nüfusu 280 milyon). çöpe atılan et miktarı da %10’dan büyük maalesef. Yılda 800 milyon ton yiyecek, Amerika satacak birini bulamadığı için atılıyor. Bağışlanmıyor bile. 12 milyon ton meyve tüm aç çocuklara yetiyor buradan hesap edin. en büyük et alıcısı McDonalds’ta çöpe atılması gereken yiyecekleri fakirlere verdiği için işten atılan çalışanların sayısı sadece 2010’da 150. bunu yapmak yasak çünkü. Hani Türkiye’de 250 bin tavuk kesiliyormuş diyordunuz ya, Amerika’da saatte 1 milyon hayvan kesiliyor. İnsanların obez olmasını geçtim, gelişmiş ülkelerdeki evcil hayvanların bile %40’ı obez. Amerika ve Avrupa evcil hayvan mamalarına 17 milyar dolar harcıyor. bu para 100 milyon aç insanı yıl boyunca doyurabilir. Starbucks kahvelerini üreten Güney Amerikalı çiftçilerin 1 bardak Starbucks kahvesi almak için 3 gün çalışması gerekiyor.
Yoksulluklara çözüm bulsun diye kurulan yasal dernekler, Amerika’da bağışlanan paraların %1’ini yardım için kullanmak zorunda. Kalan %99’uyla istediklerini yapabilirler. Ortada dolaşan kayıtlara göre bağışlanan paranın %96'sı şirket personelinin maaşlarına ve araştırmalara ayrılıyormuş, %4'ü ise gerçekten yardımlarda kullanıyormuş. Vergi kaçırma 101 dersi.
Lafı açılmışken bu ülkenin Nobel barış ödülünü kazanan başkanı, Obama, dünya tarihindeki en ölümcül silahın üretilmesini sağladı ve sadece o yıl silahlanma hızını %8 arttırdı. Artık Amerika’nın savaş bütçesi tüm dünyanın –Amerika dahil- sağlık harcamalarından daha büyük. Amerika’ya yapılmış en büyük saldırı olan 11 Eylül’de 8 çocuk, toplamda 3000 insan hayatını kaybetti. Bunun ardından Amerika Irak’a girdi ve 650 bin çocuk, toplam 1,5 milyon insan öldürüldü. Amerika’daki profesör sayısı 516 bin ve sadece biri Amerika’nın suçlu olduğunu söyleyebildi, kariyeri anında bitti. Yine 124 profesör Filistin olayını vahşi bulduğu için unvanlarından oldu.
Kozmetik. Dünyanın en büyük katillerinden. Kozmetik devam etsin ama meyve aromalı ürünlere meyve harcanmasın dersek 12 milyon ton meyve tasarruf ediliyor ki bu tüm aç çocuklara yetecek bir miktar.
Şirketler. Yasal katiller. Söz gelimi Nestle Afrika’ya yardım yapıyorum ayağına bedava mamalar yolladı. Bu yeni ürünler için bir insan deneyiydi. Sonuçta 400 bin çocuk öldü. Nestle’ye bir şey olmadı, hatta Etiyopya’dan bu mamalar için 6 milyon dolar ödemesini istedi. Coca Cola bir litre kola yapmak için 9 litre su harcıyor malum. En büyük üretim merkezlerinden biri olan Hindistan’da su kıtlığının sebebi olarak Coca Cola gösteriliyor.
Bir sanatçı milyonlarca insanı kurtarabilirdi. Mesela Britney Spears aylık 780 bin dolar harcıyor. Bu rakam 2 milyon çalışan çocuğun okula gitmesine yetiyor. Mesela Soulja Boy 55 milyon dolara yeni bir uçak alırken toplam bağış miktarı 850 dolar. Snoop Dogg günde 1000 doları sadece esrara harcıyor. Bu para 3000 çocuğun açlıktan ölmesini engelleyebilir. Sadece Amerikalı sanatçıların gelirlerinin %5 ini bağışlaması, yıllık 50 milyon insanın doymasını sağlar. Angelina Jolie ve Brad Pitt’in 8. evinin parası 80.000 çocuğun 18 yaşına kadar ev ve yiyecek ihtiyacının karşılanmasına yetiyor.
Evet. Yaz deseniz yazabileceklerimin ortalama %25’i bunlardı. Daha sizi beni etkilemeyen gerçeklikleri de eklemiyorum. Yorum da yapmıyorum.

Hüseyin Karataş
h.karatas@gmail.com



2 yorum var ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...



      “Farketmiş olabileceğiniz üzere haklarında şikayet etmediğim kimseler var: Politikacılar. Herkes politikacılardan şikayet ediyor. Herkes rezil olduklarını söyler. İyi de bu politikacıların nereden geldiklerini sanıyorlar? Gökten düşmezler. Başka bir boyuttan gelmezler. Amerikan ebeveynlerinden, ailelerinden, evlerinden, okullarından, kiliselerinden, işyerlerinden ve üniversitelerinden geliyorlar ve Amerikan vatandaşları tarafından seçiliyorlar. Yapabileceğimizin en  iyisi bu millet. Ortaya koyabildiğimiz bu kadar. Sistemimizin ürettiği budur: Çöp giriyor, çöp çıkıyor. 

Eğer vatandaşlarınız bencil ve cahilse liderleriniz de bencil ve cahil olur. Koşullar hiçbir şekilde iyileşmiyor; sadece her seferinde yeni bencil ve cahil Amerikan nesilleriniz oluyor. Bu yüzden belki de rezil olanlar politikacılar değildir. Belki de başka reziller var elde. Halk gibi… 

Çünkü bu gerçekten sadece politikacıların hatasıysa nerede bu bütün alnı açık, zeki, bilinçli insanlar?  Nerede bu akıllı, dürüst, zeki Amerikalılar? Taşın altına elini sokacak, ülkeyi kurtaracak ve yolu  gösterecek? Bizim ülkemizde böyle insanlar yok! Herkes alışveriş merkezinde… 

Uzun lafın kısası, bu politik ikilemi çok basit bir yolla çözdüm: Seçim günü, evde otururum. Oy vermem. Siktir et onları, siktir et! Ben oy vermem. İki nedenden dolayı oy vermem: Birincisi, anlamsızdır. Bu ülke uzun zaman önce alınmış, satılmış ve ücretleri ödenmiştir. Her dört senede bir  temcit pilavı gibi önünüze koyarlar. Hiçbir sikim ifade etmez. İkincisi ise, ben oy vermem çünkü inanıyorum ki; oy verirseniz şikayet hakkınız olmaz. 

İnsanlar bunu çarpıtmayı severler, biliyorum. "Ama işte oy vermezsen şikayet etme hakkın olmaz." derler. İyi de bunun neresi mantıklı? Oy verirseniz şerefsiz ve kabiliyetsiz insanlar meclise gire her şeyi bok eder ve bunun sorumlusu siz olursunuz. Sorunu siz çıkardınız, onları siz seçtiniz, şikayet etmeye hakkı olmayan da sizsiniz. Diğer taraftan ben, oy vermemiş olan ben, hatta aslında seçim günü  evinden bile ayrılmamış olan ben, hiçbir şekilde bu insanların yaptıklarından sorumlu değilim ve benimle hiçbir alakası olmayan sizin yarattığınız bela hakkında canımın istediği kadar şikayet edebilirim. 

Biliyorum ki bir kaç ay sonra o çok sevdiğiniz gösterişli başkanlık seçimlerinden birine daha gideceksiniz, gülüp eğleneceksiniz. Eminim ki, seçimler biter bitmez ülkeniz anında gelişecektir. Bana gelince, o gün evde kalıp esasında sizin yaptıklarınızı yapacağım. Aradaki tek fark, ben mastürbasyon yapmayı bitirdiğimde elimde gösterebileceğim bir şeyler olacak.” 

(Amerikan komedyen ve oyuncu George Carlin’in 1996 yılındaki “George Carlin: Back in Town” adlı gösterisinden bir parça okudunuz.)




Yakın zamanda yine bütün ülke olarak bir demokrasi sınavından geçtik ve tartışmaya açık olmayacak bir şekilde sınıfta kaldık. Sınıfta kaldık dememden kasıt sonucun herhangi bir partinin lehine yada aleyhine bitmesi değil. Mesela bazı illerdeki seçimlerin neredeyse 20 kez tekrarlanırken en çok soru işaretli şaibeye açık seçimin tekrarlanmaması. Bu en basit örnek. Elektriklerin kesilmesinden bahsetmiyorum bile. 2014 yılında hâlâ karanlıkta yapılan bir seçim. Son 12 yılda değişmeyen birşey var. Her seçim gününün akşamında insanlardaki “nasıl böyle sonuçlanabilir ya kim veriyor bunlara oy?!” tepkisi ve yine baş gösteren Türkiye’den kaçıp gitme isteği. Bu hayal kırıklığı şunu gösyeriyor. Şu anki hükümetten memnun olmayan insanlar herşeye rağmen seçimlerin memleketi refaha ulaştırması inancına sahip. Peki gerçekten bu mümkün mü?

Politika kelimesini daha yakından incelemek konuyu biraz daha netleştiricek. Politika, poli (çoklu) ve tika (yüz ifadesi, mimik) kelimelerinin birleşmesiyle oluşuyor. Çoklu yüz ifadesi. Yani ikiyüzlülüğün modernleştirilmiş hali. Partisi ne olursa olsun bütün milletvekillerinin sadece seçim zamanı ortaya çıkıp aralardaki 5 sene boyunca gözükmemesinin sebebi de budur. Buna rağmen siyasetçilerin ağızlarından çıkanlara sorgusuz sualsiz inanan kocaman bir kalabalık var. Trajik. Diğer tarafta da daha sorgulayıcı ve bilinçli olarak adlandırabileceğimiz bir kesim. Peki bu iki insan tipi de neye hizmet ediyor? Açıkçası bana göre aralarında pek bir fark yok.

İnternetle az çok haşir neşir olan herkes görmüştür. “Tatava yapma bas geç” diye bir furya başlatılmıştı. Mizahının etkisi hâlâ sürmekte. Ben, ana fikri “illerde hükümet partisinin oyuna en yakın kim varsa ona oy vermek” olan bu akıma aslında farkında olmadan 2011’de ki genel seçimlerde dahil olmuştum. Bana o zamanımı hatırlattılar. İnsanları çok sonra da olsa aynı mantelitede görmek sevindirici gelmişti. Halbuki durum o kadar da mutluluk verici bir olay değil. Aslında trajikomik olan bir olaya tarihi figürlerin ağzından yazılan capsler vesilesiyle iyi güldük. İnsanlar ciddi ciddi aslında oy vermek istemediği partilere şartlar öyle gerektiriyo diye oy veriyor ve başkalarını da öyle yapmaya azmettirmek istiyordu. Ortamlarda Sırrı’ya verdim dersin kim bilicek mk. Şu cümle bile tek başına aslında seçmenin sandık başında ne kadar elinin kolunun bağlı olduğunu gösteriyor. Genel seçimlerde de bazıları %10 barajına takılmamak için seçtiler oy vericekleri partiyi. Hakikaten üzücü. İnsanlar nasıl “kötünün iyisi” olarak adlandırdıkları partilerden medet umuyorlar? Sırf hükümet değişsin diye yapılan atılan oylar sonucu başka bir partinin yönetimi altına girmek başka yanlış politikalara maruz kalmak ihtimalini taşımıyor mu hiç?

AKP’ye “ne yapalım alternatifi yok abi adamların” diyerek oy veren kesim için de aynı şey geçerli. Hep bir kötünün iyisi.

Genel seçimlerde bir de baraj sıkıntısı var. Bitmiyor güzel ülkemin demokrasisinin dertleri. Yine inanıyorum ki azımsanmayacak sayıda bir insan oyunu sırf çöpe gitmesin diye istedikleri partiye değil de meclise girme ihtimali yüksek muhalefet partilerinden birine ya da bağımsız adaylara atıyorlar. Bu yüzde 10 barajı 31 yıl önce peydah olmuş. 12 Eylül’ün sonrasında Kenan Evren ve diğerlerinin yönetimindeki Danışma Meclisi tarafından Türkiye’nin başına sarılmış bir dert. 2-3 yıldır “%10 barajı düşürülüyor” diye haberler yapılıyor ama henüz bir icraat göremedik. Hatta öyle ki “Cem Uzan’a hapis şoku” tadında bir kıvama geldi artık. Hem düşürülse ne olacak ki tamamen kaldırılmadıktan sonra. Seçmenin bileğindeki pranga yine kalacak biraz gevşetilmiş de olsa. Bu da yine umut bağladığımız seçimlerin aslında ne kadar aciz şartlarda olduğunun bir diğer göstergesi.

Şu son seçimlerde katılım oranı hakikaten yüksekti. Belki tv’lerde dönen “oy ver” kampanya tanıtımları vardı. Oy ver diyorlardı. Bu senin hakkın. 5 yılda bir insanların önüne memleketi kendileri yönetiyor sansınlar diye konulan bu hak, hem de büyük bir kalabalık istediği tarafa oyunu veremiyorken neye yarayacak? Nasıl sağlıklı bir seçim sonucu bu?

Bir de şöyle düşünelim. İnsanların kötünün iyisi dediği sonuç gerçekleşsin. Mesela İstanbul’u Topbaş değil de Sarıgül kazansaydı kim bana 6 ay sonra bu kentin gerçekten yaşanabilir bir şehir haline geleceğinin garantisini verebilirdi. Yolsuzluk iddialarıyla kovulduğu partiden tekrar aday gösterilmiş bir insandan bahsediyoruz burada. Yapmıştır yada yapmamıştır orası ayrı bir konu. Ama bir gerçek var ki o parti ya partiden kovarken yada tekrar geri kabul alırken hata yapıyor. Velhasıl ben hiçbir koşulda hiçbir partiye veya siyasetçiye ümit bağlamam. Neden? Çünkü başkan koltuğu tatlıdır bizim memlekette. Tadını bir kez alan bir daha bırakmak istemez. Erbakan’ın rahmetli olmadan bir gün önce hâlâ “hükümete başına biz geçecez” dediği bir ortamdan bahsediyoruz. Ne diyeyim ki başka?

Yani aslında seçim yaparken bir grup haysiyetsiz adamın içersinden hangisi daha az haysiyetsiz onu bulmaya çalışıyoruz. Hepsi bu. Fakat nedense insanlar bunu anlamakta günlük çekiyor. Seçim günü gelince bu ulvi görevi göğüslerini gere gere yerine getirmek istiyorlar. Sanırım oy vermek insanı önemli hissettiriyor bir de. Bundan da kaynaklı olabilir.

Son yerel seçimden bir gün önce oy vermek kesinlikle aklımda yoktu. Fakat maalesef uzun uzun atılan demokrasi ve vatandaşlık görevi vaazları sonucunda ben de oy kullanmak durumunda kaldım. Akşam sonuçlar açıklandığında o vaazların sahipleri “ne oldu bişeyi değiştirebildik mi?”diye sorduğumda gevrek gevrek gülüyorlardı.

Bir iki sene önce bir üniversite hocası dersin konusu gereği sorduğum “en iyi yönetim şekli demokrasi midir?” sorusuna hayır cevabını vermişti. Bunu neye dayandırmıştı şimdi hatırlayamıyorum ama çok şaşırmıştım. Cevabın “evet” olacağını düşünüyordum. Zamanla daha iyi anlamaya daha iyi kavramaya başladım. Türkiye’ye Engin'in yazısında bahsettiği “5 yıldız hareketi” gibi bir akım başlasa (Bkz: Daha Az Devlet) yani aradan siyasetçileri ve partileri kaldırsak ve her kanunu insanların oylamasına sunsak bile bu toplumun bu ülkeyi yaşanılır bir hale sokacak kararları alabileceği düşüncesine sahip değilim. Hayır, karamsar düşünmüyorum. Maalesef realite bu. Belki de biz bunu hakediyoruz. Çünkü her toplum layık olduğu şekilde yönetilir.

Şimdi de önümüzde cumhurbaşkanı seçimleri var. Recep Tayyip Erdoğan’a karşı rakip olarak garip ismini birçoğumuzun ilk defa duyduğu bir figür çıktı. Neyse ki yine siyasi mizah yapabileceğimiz, insanların twitter’dan birbirlerini güldürebildikleri bir malzeme oldu elimizde. Fakat yine bütün bu esprilere güldükten sonra seçim günü çok büyük bir kalabalık Recep Tayyip Erdoğan’a oy vermemek için oyunu Ekmeleddin İhsanoğlu’na vericek. Belki de hiç tanımadan.

23 yıllık hayatımda 2 kez oy vermenin nasıl bir şey olduğunu tecrübe etme şansım oldu ve bundan sonra ölene kadar oy vermemenin ne kadar mantıklı olduğuna düşünmem için yeterliydi. Kötünün iyisi oylarla kötünün iyisi partilerin kötünün iyisi milletvekillerine oy vermeye devam edilsin. Bir gün memleket kurtarılabilirse bana da haber verin.

Yaşasın baraja takılmış halkın, kendi kendini yönettiği ileri demokrasi.



mertveznikli@gmail.com

ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...

  Başlamadan uyarayım, bu yazı yazılırken hiçbir cümle iki kere düşünülmemiş ve yazıya başlanırken, herhangi bir kurgu planı yapılmadan doğrudan hücum kayıt tekniği kullanılmıştır. Bu sebeple de yönetim, demokrasi, kölelik, hali hazırda içinde yaşadığımız distopya ile ilgili yazarın aklından geçen birçok fikir, toparlanamadan dökülmüştür. Bu sebeple okurken rahatsızlık duymanız doğaldır.
Şöyle biraz geçmişe gidiyorum, belki de oturduğum evin 100 metre yanında, antik yunanda, altlarında üçer beşer köle bulunduran bir topluluk oturmuş da bir yerlerde demokrasi diye bir şey keşfetmiş. Sözde tek bir kral değil de, kararlar oylamalar ile yapılmaktaymış ve temsilciler değil herkes oy hakkına sahipmiş. Her ne kadar, zaten sadece sahipler oy kullanabiliyor ise de ne kadar da güzelmiş. Sonrası araya krallık, padişahlık vesaire geçince gerek de kalmamış. Ne zaman ki, isyan, savaş kan dökmeler sahiplere de bulaşmış ve kölelik kalkmış (inanmayan tam anlamıyla temsili demokrasinin uygulanma tarihleriyle, köleliğin yasaklandığı tarihlere bir göz atabilir), köleler genlerine işleyen, emir alma, ezilme hislerinden kurtulamamış ve birileri de ezme, yönetme duygularını atamamış, o zaman ortaya başka bir sistem atmış.  Bu sayede toprakları fetih için kan döktürüp köle kaybeden liderler, kendilerine yeni bir savaş alanı bulmuş. Hadi kölelerimiz hangimiz daha iyi sahiplik yapar kendileri seçsinler demişler. Sonra onun kurallarına göre yönetmeye devam edelim demişler ve böylece temsili demokrasi denen bir şey icat olunmuş. Bununla kararları, kuralları ellerinde tutma hakkını tekrar ele geçiren sahipler, bir de insanları çalıştırıp, emeklerini sömürme kısmına çözüm arayıp, onun için de şirketleri icat etmişler. (Sömürgeciliğin bitmesi ve ilk şirket yönetim sistemlerinin oluşumu da bu dönemlere denk gelir yine meraklısına ve bu konu da başka bir yazının hikayesi)
Hadi az biraz daha geçmişe gidelim, günümüzdeki kölelik sistemini, biz köleler (bundan sonra köle dediğimde bizden bahsettiğimi aklınızda tutun) için daha çekilir kılacak farklı bir ütopya belirtmeden önce. İnsanoğlu, ekipman kullanmayı öğrenmesiyle birlikte (yani atasından biraz daha evrilip ilk taşı yerden aldığı ya da o son elmayı yemeyecektik aga serzenişiyle dünyaya düştüğü güne denk gelir bu dönem) güçlünün güçsüzü ezdiği bir düzende seçimleri, her bir beynin bir oy hakkının olduğu değil, her bir vücut kasının bir oy hakkına sahip olduğu bir demokrasi söz konusuymuş. Bu yüzden olsa gerek, seçimlerde ille de bir kazanan bir de kaybeden olmak zorundaymış. Genden gene aktarılmasına (ya da geleneklere bağlılık diyin siz) bağlı olarak da insanoğlu her isteği için, gerektiğinde başkalarının da işgücünü kullanması gerektiğinde, diğerine, yasalarını, isteklerini, işlerini dayatmış.

Şimdiye gelelim ve düşünelim, adamın biri dokunmatik teknolojili telefon yapmak ve bu sayede çok para kazanıp, denize gitmek yerine, havuzu ayağının altına getirecek bir eve, üç beş beygirle yetinmeyip, çok beygirli arabalara binmek istiyor. Bu adam köle sıfatında değil sahip sıfatında ise, bir firma kurup, insanların ufak isteklerini yerine getirebilmesi için para vereceğini söylüyor. Bunun karşılığında insanlar bu telefonun yapılmasında görev almayı kabul ediyor. Adil bir anlaşma gibi duruyor. Ama durun, bu köleler arkadaşlarıyla oturup sohbet etmek, bir göl kenarında balık tutmak, denizde yüzmek istiyor. Arkadaşlarıyla konuşabilmesi için (yan yana gelip konuşabilecekken), sahip’in telefonu ile görüşmesi üstüne ikna ediliyor. O telefonu alması için de normalde 4 saat çalışması yeterken 8 saat çalışmaya başlıyor ve arkadaşlarıyla görüşmeye vakit ayıramaz oluyor. Artık 8 saat çalıştığı için, o denize girmeyi, başka bir sahip’in hayali olan deniz kenarı otelinde yapabilmek için fazla mesai yapmak zorunda kalıyor ve balık tutma hayalini de, artık sahip’in isteklerini karşılayamayacağı döneme erteliyor. Çok çalışmaktan sıkılınca da, gerek oylarıyla kuralları belirleyen, gerek emrine çalıştığı sahip’ini değiştirerek köleliğe devam ediyor. Ara ara nefret etmesi gerçekten hararet yapınca da, önlerine sunulan o dönemin düşmanına saldırarak, elde ettiği zafer(!) ile sahibin yoluna devam ediyor. Bu düşman için herhangi bir büyüklük ve yücelik farkı gözetmeksizin; üç beş ağaçtan, bağırsakları deşilen kediye, her sene belli dönemle topluca asfaltta kuzu kanı akıtmaktan, üzerindeki tişörtte sarının yanında kırmızı yerine lacivert giydiği için bir çocuğu futbol tanrılarına kurban etmeye çeşitlendirilebilir. Ya da hızlandıracak olursak, aynı dinin, aynı mezhebinin, aynı toprak parçasında yaşayıp, aynı ırka sahip olup, aynı cinsiyete sahip, aynı partiye oy veren, aynı yerde okumuş, aynı takımı tutan, iki kişi birbirini öldürmesi için, aynı metronun aynı durağında bir bir eşlerine yan gözle bakmaları yeterlidir (bu aynı sıfatlarıyla sıralananların hepsi aynı iken bile nefret edebilirken bir de bunlardan birisinin ya da daha kötüsü hepsinin farklı olduğunu düşünsenize –ya da düşünmeyin haberleri açın ve görün-). Ve birbirlerini öldürme sebepleri kesinlikle, ne sabahtan akşama saçma bir işte, istemedikleri hayatı yaşamaları, ne harcadıkları emeğin karşılığını alamamaları ne de yapmak isteyip de, yasaların, geleneklerin, sahiplerin yasakladıkları değildir, olsa olsa konservedeki balık simülasyonu yaşadığı metroda binenlerin inenlere öncelik vermemesidir.
Beşbin karakterin üzerinde yazı yazmışım demokrasi üzerine tek adam akıllı bir şey yazmamışım. Sebebi de basit, demokrasi bize ne istediğimizi sormaz, sadece onların belirlediği işe, 3. Köprü üzerinden mi gitmeye, yoksa denize koyulacak yeni vapurlarla mı gitmemiz konusunda seçim yaptırır. (Bu arada 3. Köprü yapılırsa onu destekleyen sahip yaptıracakmış, vapurları ise, denizciliği savunan sahip yaptıracakmış).
Bari bir çözüm uydurayım da yazıyı bitirme bahanem olsun. Yerelleşmiş ve profesyonelleşmiş! karar mekanizması gereklidir “Demokrasi 2.0” sistemine geçmek için. Yani şimdikinden biraz daha iyi demokrasi biçimi olarak bir yönetim biçimi kurulabilir. Her işi, o işten anlamak üzerine eğitilmiş insanların (1) hazırladığı proje önerilerinin, o iş üzerine uğraşmış insanlar (2) tarafından değerlendirilip, ortaya hibrit projelerin çıkıp, sonrasında kabul gören projelerin, bu işi yapmaya gönüllü deneyimli insanlardan(3) en uygun şartlarda (en ucuza değil, en insancıl ve uygun fiyata) yapacak olana verilmesi ve bunlardan farklı ve masanın dördüncü ayağı olan işin uzmanı olan insanlar(4) tarafından denetlenmesidir. (Kaç satırdır eleştirdiğim şirket yönetimine ne kadar da benziyor değil mi?) Örneğin, ineklerin daha fazla süt vermesi için bir düzenlemeye gidilecekse, şehirdeki Aysu Kayacı’nın oyu dağdaki çobanın oyundan daha değersiz olmalı. Ya da, şehirdeki içkinin satış saatine, köydeki imam amcamın oyu değil de, sur dibindeki şarapçı amcamın oyu geçerli olmalı.
Başlıkta belirtilen ikinci alternatife gelecek olursam, belki de herşeyi kabullenmek ve vicdanının kabul edebildiği kadar acımasız olma durumuna alışmalı. Yani, aşırı vicdanlıysan, vejetaryen olursun ve tavuk eti yiyemezsin, bir tık yukarda, inek eti yersin ama babun’un canlı canlı geyik yeme videosunu izlemezsin. Daha mı ileri gidelim? İnsan ne hakla olursa olsun eşini öldüremez ama o travestiler bunu haketti? Ya da IŞİD kafa kesiyor, yürek yiyor çok cani ama bu Apo da asılmayı hakediyor? Vicdanın ne kadarına el veriyorsa seç birini, ona göre sahibini seç gitsin. Ha senin sahibin seçilmedi mi yönetmek için? Kendi sahibin için savaşmaya, direnmeye, oy kullanmaya ya da ne halt ediyorsan onu yapmaya devam et. Devlet de bizim babamız sayılır diyerekten, bir hikaye ile bitireyim. Bir gün çocuk babasına sormuş; 
- Baba sapık ne demek?
- Sus ve yalamaya devam et! 

Aydın Dikkulak

aydindikkulak@gmail.com
ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...

           Demokrasilerde Katılımın Yeni Şekli: Sosyal Medya

İnsanlar kendi toplulukları içerisinde birbirlerinden, dışarıda ise diğer topluluklardan korunma ihtiyacı hissetmişler ve devletleri kurmuşlardır. Böylece yönetenler ve yönetilenler arasında bir düzen ve kimin daha çok söz hakkına sahip olacağını belirleyen farklı yönetim şekilleri de ortaya çıkmıştır. Filozoflar ideal devlet yapıları ve devlet içindeki sınıfların nasıl neye göre ayrılacağı üzerine düşünmüşler, hangi yönetim şeklinin insanlık için daha iyi olacağı konusunda tartışmışlardır. Tarihsel süreçte değişik şekilleriyle ortaya çıkan, bazen tarih sahnesinden tamamen silinen demokrasi ise günümüzde öne çıkan ve halkların talep ettiği bir yönetim şeklidir. Lipset demokrasiyi “hükümet görevlilerinin düzenli olarak değişmesi için anayasal düzenlemeler sağlayan siyasi bir sistem” olarak tanımlar.[1]

Demokrasilerde seçilenler kadar seçmenin de önemli bir rolü vardır. Adaylar seçime katılım oranını arttırma ve seçmenin devletten beklentilerinin karşılanacağı hususunda güvence veren bir seçim kampanyası yürütme gibi seçmeni ikna etmeye yönelik politikalar izlemektedirler. Bu politikaları izlerken de farklı kaynaklar kullanmaktadırlar. Barack Obama’nın 2008 Başkanlık Seçimlerinde sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanarak gerçekleştirdiği seçim kampanyası demokrasilerde seçmene yönelik politikanın nasıl yürütüldüğünü görmek için güzel bir örnektir. Bu bağlamda ABD’nin 2008’deki siyasi durumuna ve buna bağlı olarak şekillenen Obama söylemlerine, reklam kampanyalarına kısaca değinildikten sonra seçim kampanyalarında internetin katılımı arttıran bir iletişim aracı olarak nasıl kullanıldığı üzerinde durulacaktır.

Kapitalizmin tıkanması ile meydana gelen ve 2008 yılında görünür olmaya başlayan Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı küresel ekonomik kriz ABD vatandaşlarının maddi olarak zor bir dönem yaşamasına neden olmuştur. 11 Eylül olayları sonrasında Bush hükümetinin uyguladığı saldırgan dış politika ve bitmeyen Irak Savaşı da Amerika halkı tarafından desteğini kaybetmiş ve kaynakların bu savaşa yatırılmasına eleştiriler artmaya başlamıştır. Obama gündemine ilk olarak bu iki sorunu alarak iç ve dış siyasetini bu sorunları çözmeye yönelik olarak şekillendireceğini belirtmiştir. Bu durumu Demokrat strateji uzmanı Simon Rosenberg yeni gündem olarak adlandırmış ve Demokratları Cumhuriyetçilerden ayıran ve öne geçiren özelliklerden biri olarak sunmuştur.[2] Küresel ısınma ve eşcinsel evliliklere olumlu yaklaşma da bu yeni gündem maddelerine örnek olarak verilebilir. Amerika halkının siyasete olan güveninin zayıfladığı ve ekonomik olarak zorluklar yaşadığı, sekiz yıldır Cumhuriyetçilerin Beyaz Saray’da olduğu siyasi bir ortamda seçimlere hazırlanan Obama söylemlerini ve reklam kampanyalarını umut, gelişim, güven ve özellikle çok daha fazla vurgulanan değişim temaları üzerine kurmuştur. Böylece, Barack Obama siyasi ve maddi açılardan bunalmış Amerika halkına değişim ve yenilik vadeden yeni bir yüz ve ilk siyahi ABD başkan adayı olarak seçim kampanyasına başlamıştır.   
  
Obama’nın 2008 seçim kampanyasında başarılı olmasını sağlayan neden sadece ABD siyasetine göre oluşturduğu, beklentiye yönelik söylemler değil bunun yanında seçmene en iyi şekilde ulaşabilmesi ve seçmeni etkilemesidir. Obama Web2.0 ile gelen avantajlardan faydalanarak kendi tabiriyle “Dünya tarihinin en iyi seçim kampanyası” nı yürütmüştür. Bu amaç doğrultusunda Facebook’un kurucularından biri olan Chris Hughes’ı kampanyanın başına getirmiştir. Chris Hughes ilk olarak zaten faaliyette olan “barackobama.com” u geliştirerek, siteyi çok daha fazla kullanıcının aynı anda kullanabilmesi için elverişli hale getirmiştir. Bunun yanında daha çok sosyal ağ işlevinde çalışan “mybarackobama.com” sitesini de kurarak kullanıcılara kendi bloglarını oluşturma ve kendi etkinliklerini organize etme imkânı sağlamıştır. Chadwick Web2.0 siyasetini açıklarken sosyal ağların, bireylere kendilerini kimliklerinin farklı yönleri ile ifade edebilecekleri, farklı hayat tarzlarının ve değerlerin önemsenmediği alanlar sağladıklarını öne sürmektedir.[3] Obama’nın internet üzerinden yürütülen seçim kampanyası da kimliklerin, değerlerin ve hayat tarzlarının geri planda kaldığı, katılımın daha kolaylık ile gerçekleşebildiği alanlar oluşturmuş ve bu sayede Obama gençlerin çoğunluğu oluşturduğu daha geniş bir halk kitlesine ulaşabilmiştir. Onlara sosyal ağlar aracılığıyla seçime giden süreçte daha fazla yer alma fırsatı sunarak seçimlere katılım oranını da arttırmıştır.

Kendi sitelerinin dışında Facebook, Twitter, Youtube gibi sosyal paylaşım sitelerini de etkin bir şekilde kullanan Obama ve ekibi, Obama belgesellerini yayımlamış ve Obama’nın aile hayatını ön plana çıkarmışlardır. Böylece Obama için halkın içinden biri imajı oluşturulmuştur. Kampanyanın başarılı olduğu bir diğer konu ise bağış toplamadır. Obama’nın sitesinde bulunan “bağış yap” butonu kullanıcılara küçük hatıralar alarak kampanyaya destekte bulunma imkânı vermiştir. İnternet üzerinden toplanan bağışların yanı sıra çevrimdışı alanda da gençlerden büyük destek ve yardım bulan bağış toplama kampanyası ile Obama en çok bağışı toplayan aday olmuştur. Obama, gençlere siyasette daha aktif roller vererek, gelenekselleşmiş seçim kampanyalarından sıyrılarak, Amerikan halkına yeterli gelmeyen eski gündemin dışına çıkarak değişim ve yenilik vaatleri ile 2008 başkanlık seçimlerinde başarılı olmuştur. Ayrıca sosyal medyayı her alanda kullanarak internetin demokrasilerde nasıl katılım aracı olarak kullanılabileceği konusunda yeni bir kapı açmıştır.   

Şüphesiz ki demokrasi halen tartışılan ve her ülkede farklı derecelerde kendisini gösteren bir yönetim şeklidir. Bir ülkenin ne kadar demokratik olduğu, o ülkede yapılan seçimlerin ne kadar belirleyici olduğu ise o ülkenin siyasi kültürüne göre değişmektedir. Yönetim şekli ne olursa olsun yönetenler için amaç iktidara gelebilmektir ve bu amaç doğrultusunda hareket ederler. Başkan Obama da 2008 kampanyasını seçmeninin beklentileri doğrultusunda yürütmüş ve bunun ötesinde çağın iletişim aracını kendi çıkarlarına en uygun şekilde kullanmıştır. Böylece dinamik genç nüfusa daha fazla hitap etmek ile kalmamış bunun yanı sıra siyaset bilimi ve iletişim alanlarında internetin daha katılımcı bir demokrasi anlayışı getirip getiremeyeceği üzerine çalışmaların ve tartışmaların başlamasına neden olmuştur.

seymatok@gmail.com




[1] Seymour Martin Lipset, “Some Social Requisites of Democracy: Economic Development and Political Legitimacy,” The American Political Science Review 53, no.1 (Mart 1959): 71.
[3] Andrew Chadwick, “Recent Shifts in the Relationship Between the Internet and Democratic
Engagement in Britain and the United States: Granularity, Informational
Exuberance, and Political Learning,” (Ağustos 2010): 24.
ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...


            “Devlet devrimle yıkılabilecek bir şey değil, insanlar arasındaki bir ilişki tarzıdır. Devlet, bu ilişki tarzıyla var olur, beslenir, güçlenir, sömürür ve öldürür. Devlet, otoriter ve hiyerarşik örgütlenmelerle iktidara talip olunarak değil; insanlar arasında devletin kendini yeniden üretemediği yeni ilişkiler, özgürlükçü ve dayanışmacı yeni bir hayat tarzı kurularak yıkılabilir. Asıl olan iktidarı almak değil, gündelik hayat devrimleridir. Zira, yaşanacak bir hayatımız vardır.” Abdülgaffar El-Hayati

            Nüfusları birkaç bini geçmeyen kabilelerin, karaların yüzde doksanını kullandığı ve ileri toprak işleme yöntemleriyle, toprağı fazla tahrip etmeden, ekolojik ortamla tam bir uyum içinde yaşadığı bir dünyada; teknolojinin daha fazla gelişmesine gereksinim duymayan insanlar, farklı dilleri konuşup, farklı tanrılara inansalar da huzur içinde yaşıyorlardı. Yer yer yaşam mücadelesi içinde olsalar ve birbirleriyle ahlâki sebeplerden dolayı kavgaya girseler de kin tutmak gibi bir alışkanlıkları yoktu.

            Bir ütopya için güzel bir başlangıç. Ancak elde edilmesi çok güç bir yaşam tarzı. Çünkü Batılılar Güney Amerika’yı istila ve katliamla ele geçirdiklerinde oradaki hayat bir daha eski hâline dönmemek üzere değişti. Kıtaya gelen uygarlık, kısa sürede ilkelliği yok etti. Uygarlığın getirdiği değerler sömürü, güç sevdası ve dinin kullanılması olarak kendini gösterdi. Ardından tüm kıtayla birlikte kuzeyini de kapladı. Bu devasa uygarlık dalgası, çarptığı her kıyıda kendinden bir şey bıraktı. Kıyılar zamanla aşındı. Artık uygarlık olumlu anlamını, ilkellik de olumsuz anlamını yitirdi. Dalgalar kıyıların şeklini değiştirdikten sonra iç kesimler de bu durumdan etkilendi.

            Hareketlenme Batı’nın kendi içinde ve ulaştığı her yerdeydi. Yönetim biçimleri sistematik olarak değişmekteydi. Halkların büyük kısmının adlandırılış biçimi kimi yerde serf, kimi yerde köle idi. Bu anlayış, zaman zaman değişmiş gibi görünüp halklara özgürlüklerinin verildiği söylense de, özünde değişmedi. Bir kez yönetilmeyi kabullenmiş toplumlar, bir daha kendini bu düzenden kurtaramadı.

            Kalıplaşmış sınıflar ortadan kalktı ancak çok daha karmaşık hiyerarşik sistemler onun yerini aldı. Bu karmaşanın içinde alt sınıf denilen kesim, kendi üst sınıfını seçme hakkı kazandı. Seçim sisteminin tüm dünyada yaygınlaşması devlet baskısını ve toplumların sömürüsünü meşrulaştırdı. İnsan hakları gibi kavramlar ortaya atıldığındaysa eski dünyaya dair hiçbir şey artık hatırlanmamak üzere rafa kaldırıldı. Çünkü insanlar ilkelken sahip oldukları hakların artık birileri tarafından kendilerine verilmesine razı oldu ve bunu bir lütuf saydı.

            Uygar toplumların tozlu raflardaki bilgilere ulaşması uzun sürmedi. Kendi haklarını kendileri elde etmek isteyen insanlar meydanları doldurdu. Bu olaylar her daim değişim vaktinin geldiğini gösterdi. Ancak toplumların sırtındaki parazit, birkaç silkinmeyle gidecek türden değil.

            Evrensel rahatsızlık hız kesmeden artarken, değişimin nasıl gerçekleşmesi gerektiğine ve yeni devlet - toplum düzeninin ne biçimde olacağına ilişkin bir sürü yeni fikir ortaya atıldı. Var olan sistemler güncellendi. Henüz bir çoğu uygulanmaya konmasa da denemeler başladı. Bu arayış içinde ilkel toplumları es geçmek eksikliktir. Çünkü onların örnek alınacak ve günümüz dünyasına uyarlanabilecek çok fazla yanı var. Dürüstlük, samimiyet ve paylaşım gibi duygular zamanın en çok aranan manevi özelliklerindendir. İlkel toplumlarda da bunlara sıkça rastlanmıştır. Peki bu tür duyguları canlandırmak ve aynı zamanda kalıplaşmış devlet düşüncesini farklı bir forma sokmak için neler yapılabilir?

            Yapılacak her türlü eylem, sistemin içinde yutulup, kaybolacakmış gibi görünse de, birkaç denemenin başarıyla sonuçlanması umutsuzlara umut olacak cinsten. Bunların başında da İtalya’daki Beş Yıldızlı Hareket geliyor.

İtalyan hiciv ustası Beppe Grillo’nun öncülüğünde 2009’da kurulan yeni bir siyasi akım olan Beş Yıldızlı Hareket, kendini ne sağda ne de solda görüyor. Klasik siyasi sisteme karşı olduğunu bildiren bu hareketin, diğer partilerden çok farkı var. Bunların başında da bu hareketin parti adını almaması ve genel başkanının olmaması geliyor. Kendini mecliste ifade edebilmek için şimdilik sadece sözcüsü var.

Grillo ilk siyasi mesajlarını internet üzerinden blog aracılığıyla verdi. Hedefi olan daha yaşanabilir bir İtalya ve Avrupa için, özellikle çevre konusunda çalışmalar yaptı. Meydanlarda hiciv yeteneğini kullanarak kısa sürede büyük bir topluluğu etkilemeyi başardı.

Kamu harcamalarını ve yolsuzlukları ağır bir eleştiri yağmuruna tutan Grillo, çevre düşmanı enerji sistemlerine ve iç borç üzerine eylemler yaptı. Avrupa Parlamentosu’nda 2009 yılında yaptığı konuşmada da yolsuzlukları dile getirerek, İtalya’ya projelerde maddi destek sağlanmamasını söyleyerek, hükümeti karşısına aldı.

Şeffaf siyaseti temel öğesi hâline getiren Beş Yıldızlı Hareket üyelerinin her harcaması, herkese açık bir şekilde yayınlanıyor. Üyeler devlet tarafından sağlanan maaşları kabul etmiyor ve kendilerine yetecek miktarı aldıktan sonra gerisini halkın ihtiyaçları için kullanıyor. Beş Yıldızlı Hareket’e üye olan halk, adayları internet üzerinden seçiyor. Adaylar seçimlere böyle gidiyor. Adayların adli geçmişleri temiz olmak zorunda ve öz geçmişleri halka sunuluyor. Altı ayda bir internet üzerinden her aday güvenoyu almak zorunda. Aksi takdirde vekillikleri düşüyor.

Yerel topluluklar kurup onlar üzerinden yürüyen hareketin üyeleri belirli aralıklarla bir araya gelip tartışma olanağı buluyor. Bölgesel ve genel konular üzerinden yapılan konuşmalar hareketin mecliste aldığı tavırlarda etkili oluyor.

Yapılan son seçimlerde yüzde 25,5 oyla birinci parti olarak çıkmayı başaran Beş Yıldızlı Hareket, hem İtalya’da hem de değişim vaktinin geldiğini düşünen diğer ülkelerde ümit verdi. Mevcut siyasi düzeni karşısına alıp, yepyeni bir düşünceyi savunan bu hareket, kemikleşmiş sistemlerin değişmesinin imkansız olmadığının bir göstergesi oldu.

Özetle, Beş Yıldızlı Hareket’in genel özellikleri; hiyerarşik yapıyı ortadan kaldırma çabası, şeffaflıkla beraber güven duygusunu getirmesi, yerel topluluklar üzerinden yürüyerek herkesin söz hakkının olmasını sağlaması, azınlık haklarını savunması, kâr ve güç elde etme çabası içinde olmaması ile eşitlikçi ve çevreci yapısının olması olarak sıralanabilir. İtalya’da bu hareketi destekleyen kesimin ortak arayışı olarak da bu özellikler gösterilebilir. Desteklemeyenlerin karşı olmasının öncelikli sebeplerinden biri ise mevcut yapının değiştirilmeye çalışılmasının daha iyiye gidiş aracı olarak değil de, geleneksek yapının yıkımı olarak görülmesidir. Diğer sebepler ise ekonomik dengenin bozulacağı korkusu, üst sınıfın toplumsal statütüsünü kaybedecek olması ve güç sahiplerinin ellerindeki gücü yitirecek olması olarak sıralanabilir.

Dünyada Beş Yıldızlı Hareket gibi oluşumların desteklenebilir olması için, toplumların esas eksikliklerinin dürüstlük, şeffaflık, samimiyet ve paylaşım gibi manevi duygular olması; ekonomik durum ve toplumsal statü gibi konuların ise arka plana atılması gerekir.

Halkların bölge bölge bir araya gelip, bilgi de dahil, sahip oldukları herşeyi paylaşabilecekleri ortamlar sağlanabilirse, kısmen unutulmuş bu duyguların yeniden ortaya çıkması da Beş Yıldızlı Hareket’in meclise girmesi kadar kolay görünüyor.

Yerel halkların bir araya gelmesi ve fikir alışverişinde bulunması için forumlar vazgeçilmez ortamlardır. Paylaşımı yalnızca fikir ile sınırlamamak adına, işgal evleri gibi kollektif üretim ve paylaşım yapılan ortamlar daha elverişli yerlerdir. “İşgal evi” ilk duyulduğunda olumsuz bir çağrışım yapsa da, vaat ettikleri ile tam da aranan özelliklere sahiptir.

Herhangi bir mahallede, içinde kimsenin oturmadığı bir binanın, gönüllüler tarafından onarılarak kullanılır hâle getirilmesiyle oluşan işgal evleri; özellikle gençlerin ortak bir alanda kolektif bir yaşam sürmesini sağlıyor. Genelde binaların dışları grafiti ile boyanıyor ve içlerinde kültür – sanat aktiviteleri yapılıyor. Mahalle sakinleri de destek verdiğinde, herkesin kendinden bir şeyler katabileceği ve zaman zaman insanların klasik toplum anlayışının dışına çıkabileceği ve paranın geçmediği bir ortam sağlanıyor. Binanın sahibi artık binayı kullanmaya karar verirse de bina anında boşaltılıyor. Binanın esas sahibi içindeki gençler olmadığından da bu birimlerin isimleri işgal evi olarak kalmış.

Günümüzde işgal evi ve forum algısının bu tanımlara tam olarak uymadığı söylenebilir. İşgal evini kuranların kendi gibi olmayanları dışladığı ve bu yerleri yalnızca belirli bir kesme hitap eden yerler haline getirmesi, mekanın sahibi yeniden kullanmak istediğinde dahi evin boşaltılmaması ve buna karşı direniş gösterilmesi gibi eylemler işgal evlerini lekelemektedir. Forumlara katılım sağlayan insanların hemen hemen aynı görüşlere sahip olması da forum mantığından uzaklaşıyor. Bunun için işgal evi ve forum gibi ortamların kuruluş aşamasında belirli bir siyasi temele dayandırılmaması, bunun yerine belirli konular ve eylemler üzerinden yola çıkılması gerekir.

Beş Yıldızlı Hareket ve işgal evleri kendi içlerinde kusurlar ve eksiklikler barındırabilir. Ancak yapıları değişime ve gelişime açık olduğundan bu bir sorun olmaktan çıkıyor.

Toplumların bugünki ihtiyacı teknolojinin daha fazla gelişmesi değil, yalnızca dünyada var olan imkanların eşit bir şekilde dağıtılması ve insani değerlerin ön planda tutulmasıdır. Yerel anlamda halkların bilinçlenmesini ve doğru ihtiyaçlara yönelmesini sağlayabilecek yol, işgal evleri ve forumlar gibi insanların karşılıksız paylaşımda bulunabilecekleri özgür ortamlar yaratmaktan geçer. Bu bilinçli yerel toplulukların mevcut siyasi sistemler içinde kendini ifade edebilmesi ise Beş Yıldızlı Hareket gibi oluşumlar ile mümkündür. Tüm bunlar bir araya getirilebilirse, çok da uzun olmayan bir zamanda, herhangi bir ülkede, sistem tümden değiştirilebilir. Dünya devletlerinin toplu bir şekilde böyle bir değişime gitmeyeceği varsayılırsa, değişen yapıların var olan dünya düzeni içinde zarar görmemesi için, Beş Yıldızlı Hareket’in de hâli hazırda uyguladığı, sözcülerin başkanlarla görüşmeye açık yapısı kullanılabilir.

Dünyayı hızla ele geçiren uygarlığın ömrü yavaş yavaş doluyor. Ya hız kesmeden yoluna devam edip kendi kendini ve geriye kalan herşeyi yok edecek, ya da toplumlar uygarlığın önüne geçip, ilkel ve uygar olmanın olumlu yanlarını bir arada yaşamayı öğrenerek yeni bir düzen yaratacak.


Engin Dikkulak
engindikkulak@gmail.com

ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...