Kasım Ayı Konusu: Din

4 Kasım 2014 Salı

Semavi dinlerin her birinin gelişim süreçlerinde kadının değerlendirilmesi farklı şekilde ele alınmıştır. Hristiyanlığın Hz. İsa’nın vefatından sonraki ilk dönemde kadını ele alışı, ona erkekle eş değer bir statü belirleme yolunda gelişmiştir. Fakat Yahudilikte, İslam’daki kadına bakışa çok benzer şekilde, kadına farklı sosyal alanlarda, erkekten daha az sorumluluk ve önem atfedilmiştir. Hristiyanlığın başlarında kadınlara atfedilen değer de, ataerkil toplumsal yapının dinlerin olgunlaşma sürecini ve insanların dinlere inanış şekillerini etkilemesiyle birlikte, kadınları erkekler kadar değerli gösteren dini kaynakların tahrifi sonucu kadının sosyal durumunun erkeklerden aşağıya çekilmesiyle sonuçlanmıştır. Tevrat’ta geçen dişi Lilith karakteri, paganizmden kalma Lulu’nun Yahudilikteki bir yansıması olarak, kötülüğün ve şeytanın sembolü olarak sunulmuştur. İslam’da ve Hristiyanlık’ta, Tevrat’ta yer alan Lilith karakterinin eş değeri bir karakter yoktur. Hristiyanlıkta var olan benzer karakterler, İncil’de var olmamasına rağmen, sonradan ortaya atılan rivayetlerle, İslam’da kadına atfedilen kötülükler de, yine aynı şekilde raviler kanalıyla Lilith’e atfedilen kötülüğe eşlenmiştir. Bu yazıda, Kur-an-ı Kerim’de kaynağı bulunmamasına rağmen İslam geleneğine yerleşmiş kadın algısını, kadını insan varoluşundan farklı ele alan rivayetlerin ve bu rivayetler etrafında oluşmuş İslâmî geleneğin sebeplerini değerlendirmeye çalışacağım. Bu sırada yararlandığım kaynak kitap, Hidayet Şefkatli Tuksal’ın Kadın Karşıtı Söylemin İslam Geleneğindeki İzdüşümleri adlı eseridir.

İslam geleneğiyle yönetilen toplumlarda da, diğer İbrahimi dinleri kendilerine kaynak edinen toplumlarda da, yönetici tabakanın kahir ekseriyetini erkekler oluşturuyordu. Gücü elinde tutan grupların, aynı zamanda dini ve onun kontrolünü de elinde tuttuğu bu dönemde, İslam dininde rivayetlerin önemi büyük ölçüde artış gösteriyordu. Hz. Muhammed’in yaşarken yasakladığı hadis yazımı, kendisi vefat eder etmez bir anda önemli bir görev haline gelmişti. Kendisinin, O öldükten sonra söylediklerinin yazılı olarak tutulmasına izin verdiğine dair herhangi bir bilgi olmamasına rağmen, büyük bir kısmı sahabelerden oluşan ravilerin birbirlerine rivayet etmeleri yoluyla, hadis yazımı İslam toplumunda önemli bir yer sahibi olmaya ve hadis, Kur-an-ı Kerim’den sonraki en önemli kaynak olarak toplumda kabul görmeye başladı. 

Bu yazının da konusunu oluşturan İslam geleneğinde kadının yerinin sınırlarını çizen en büyük kaynak, hadisler olmuştur. Peki neden İslam’ın en önemli kaynağı olması gereken Kur-an-ı Kerim, kadının toplumdaki yerinin şekillenmesinde hadislerin gölgesinde kalmıştır? Neden Kur-an-ı Kerim’in içerisinde yer almayan kadınlarla ilgili onlarca suçlama, hakaret ve şeytanlaştırma, hadisler yoluyla İslam geleneğine bu kadar kolay entegre olabilmiştir?



Tuksal, bu soruya bir cevap girişimi olarak şunu öne sürüyor: İslam, peygamberin vefatından sonra tamamen erkeklerin egemenliğinde olan, kadınların yönetimde/toplumda neredeyse hiç söz hakkı olmadığı bir ortamda gelişti ve din, devletin kontrolünde ve toplumun rahminde büyüyüp geliştiğinden, bu süreç içerisinde ataerkil kültürün etkisiyle yazıldığı aşikar olan onlarca rivayet sayesinde, mizojinist bir yapıya büründürüldü. “Ataerkil kültürün etkisiyle yazıldığı aşikar olan onlarca rivayet”in gerçekten peygamber tarafından söylenilip söylenmediğinin asla bilinemeyeceğini belirten yazar, benim yukarıdaki cümle ile özetlediğim hadisleri neden böyle gördüğünü şu şekilde açıklıyor: Hadislerdeki genel sıkıntı, klasik hadis sahihlik-zayıflık belirleme kurallarına göre zayıf hadislerin, sahih sayılmasalar bile toplumu etkilemesi ve sahih sayılan hadislerin de zaman zaman birbirleriyle çelişebilmesi. Çelişki durumlarında hadis ilminde nesh tekniği ile iki hadisten birinin hükmünün düşürülebileceği biliniyor, fakat çeliştiği aşikar olan hadislerin birçoğu, kitaplarda hala yer alıyor ve bu durum da bu hadislerin halen toplumda muteber olarak algılanmasına yol açabiliyor. Bahsi geçen hadislere bir örnek teşkil etmesi bakımından yazar şu hadisleri ele almış:

Rivayet 1: Namaz kılan bir kişinin önünden bir kadın, bir köpek ya da bir eşek (bazı kaynaklarda domuz da geçiyor) geçtiğinde namazın bozulduğunu ya da maneviyatının eksildiğini aktaran hadis.

Bu hadis, Kütub-u Sitte denilen, en güvenilir 6 hadis kitabının derlemesinden oluşan kitapta geçmektedir ve bu onun sahih bir hadis olduğunda ravilerin ve bu kitapların sahiplerinin mutabık olduğunu kanıtlar. Ancak aynı konu üzerine rivayet edilen şu hadis de aynı kitabın içerisindedir:

Rivayet 2: “Âişe’nin (bkz: Hz. Aişe)yanında namazı bozan şeylerden köpek, eşek ve kadın zikredildiğinde şöyle demişti: ‘Bizi eşek ve köpekle bir tutmakla ne kötü bir iş yaptınız! Yemin olsun ben bilirim ki, Resulullah namaz kılarken onunla kıblesi arasında yatmış olurdum da, secde etmek istediğimde ayaklarıma dokunurdu, ben de onları çekerdim.’”

Şimdi öncelikle bu iki rivayet konusundaki sorun şu: Nesh ile birinden birinin hükmü düşürülebilecekken, neden en güvenilir hadis kaynağı olarak bilinen Kütub-u Sitte’de çelişen iki hadis birden yer almakta? Hz. Aişe tarafından sahabeye yöneltilmiş bir sürü eleştiri olduğu biliniyor. Bu eleştirilere ve sahih olduğu kabul edilen Hz. Aişe’nin birebir tecrübesine dayandırdığı bir hadise rağmen, köpek-kadın-eşek içerikli hadis neden güvenilir kaynaklarda yer almaya devam ediyor? Bu noktada ben de yazarın İslam geleneğini oluşturan dinamikleri ele alırken, geleneğin oluşmasında büyük etkisi olduğunu düşündüğü  ataerkilliğin bir payı olabileceğini düşünüyorum. Hadisler üzerinden bir ataerkillik çıkarsaması yaptıktan sonra, yazarın ataerkillik kavramı ve geleneksel İslam’ın kadına bakış açısını değerlendirirken yaptığı alıntıdaki can alıcı noktaları paylaşmak istiyorum:

“Ataerkilliğe göre erkekler, ‘doğal olarak’ daha güçlü ve akılcıdırlar, dolayısıyla egemen olmak ve hükmetmek için yaratılmışlardır. Buradan, erkeklerin siyasal olanı, devleti temsil etmeye daha elverişli oldukları sonucuna varılır. Kadınlar ise, ‘doğal olarak’ daha zayıf, akıl ve rasyonel yetenekler açısından daha aşağı, duygusal bakımdan dengesizdir; bu da onları, güvenilmez ve siyasal katılım açısından elverişsiz kılar.” (Fatmagül Berktay, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın)

Ataerkilliğin en basit açıklamalarından biri olan bu alıntı, geleneksel İslam’daki kadına bakış açısıyla birebir örtüşmektedir, ve yazar, bunun tesadüften öte bir şey olduğunu ve bu yüzden kadınlarla ilgili hadislerin, bu bağlantıyı faş etmek amacıyla daha sıkı araştırmalara tabi tutulması gerekliliğini belirtmiştir.

Geleneksel İslam’la ataerkilliğin örtüştüğü en önemli noktalardan biri,  kadınların varoluşsal açıdan erkeklerden aşağıda konumlandırıldığı şeklinde yerleşmiş inançtır. İslam geleneğinde nesilden nesile aktarılan ve doğrudan ya da dolaylı yoldan kadınların erkeklerden “fıtren” aşağıda yer aldığını vurgulayan hadisler, Kur-an-ı Kerim’de “üstünlük ve değerlilik” kıstaslarının, insanlara fıtri olarak bahşedilen özelliklerden (vehb) çok, onların yapıp etmelerine (kesb) bağlı olduğu gerçeğinin yok sayılmasını gerektirdiğinden, İslam geleneğine böylesine yerleşmiş olması şaşırtıcıdır. Ahzab Suresi 35. Ayet’te Allah şöyle buyurur:

“Gerçek şu ki, Allah’a teslim olmuş bütün erkekler ve kadınlar, kendilerini adamış bütün erkekler ve kadınlar, sözlerine sadık bütün erkekler ve kadınlar, [Allah’ın karşısında] güçsüzlüğünü anlayan bütün erkekler ve kadınlar, karşılıksız yardımda bulunan bütün erkekler ve kadınlar, iffetleri üzerine titreyen bütün erkekler ve kadınlar, ve Allah’ı durmaksızın anan bütün erkekler ve kadınlar için, evet, bunların tümü için Allah mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.”

Bu ve bunun gibi birçok ayet (Al-û İmran, 189-195), kadının ve erkeğin birbirine üstünlüğünü Allah’ın önünde yalnızca amellere (insanın yapıp etmeleri) endeksler ve fıtri farkın, fıtri üstünlükle karıştırılmaması gerekliliğini ortaya koyar.

Bir diğer yaygın kanı ise kadınların aklen erkeklerden aşağı olmasıyla ilgilidir. Bu kanıya sebep olacak birçok hadis vardır. Hatta Tabressi’nin Taberi Ali’den naklettiği bir hadise göre, kadınlar erkeklerden yalnızca aklen değil, canları açısından da aşağıdadır, hatta ve hatta, yarım-erkek değerindelerdir. (Tabressi, Mecma’u’l-beyan, II, 265). Bu akıldışı sonuçlara sürükleyici hadislerin aynı zamanda din-dışı olduğunu Tuksal kitabında şu satırlarıyla açıklamıştır:

“Kadının sadece aklını ve dinini değil, canını bile eksiklik söylemine dahil eden bu bakış açısına göre, şahitlik dışındaki pek çok konuda kadınlarla erkeklerin aynı konumda kabul edilip, [Allah tarafından] aynı sorumluluklarla mükellef tutulabilmesinin izahı nasıl mümkün olacaktır acaba? … Zira birçok suçun oluşmasında akıl eksikliğinin, hürriyetin kısıtlılığından daha etkili bir özür olduğu bilinen bir gerçektir. İşlenen suçların cezalandırmasında genel olarak kadınlara tanınan bir hafifletmenin bulunmaması, İslam hukukunun bu konularda kadınla erkeği eşit kabul ettiğini gösterir.”

Geleneksel İslam’a hadisler yoluyla girmiş bir diğer algı da, kadının yaratılışı ile ilgilidir. Aslında Tevrat kaynaklı olan, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılması anlatısı, Kur-an’ı Kerim’de yer almaz. Kur-an’da kadının yaratılışıyla ilgili detaylı bir anlatış yoktur, ancak kadının da erkeğin de ortak bir özden yaratıldığı belirtilir. Fakat ne hikmetse ortaya kadının erkeğin kaburgasından yaratıldığını öne süren hadisler ortaya çıkmıştır. Bu noktada insanın aklına ister istemez İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinde de belirttiği gibi (İsrailiyat), İslam toplumuna sonradan katılmış Yahudilerin ve Yunanların, İslam’ın özünü değiştirme, İslam’ı bozma girişimlerinin bir sonucu olabileceği gelmektedir. Her ne kadar primitif bir komplo teorisi gibi dursa da, dünyanın ilk sosyologu olarak değerlendirilen İbn Haldun tarafından dillendirilmiş bu iddia da, aklın bir köşesinde durmalıdır ve benzer hadisler bu bilginin oluşturduğu şüpheyle birlikte değerlendirilmelidir.

İslam dinini ve İslam geleneğini ayrı başlıklar altında inceleyip karşılaştırmalar yaparak, geleneği ve dini oluşturan unsurların güvenilirliğini ölçmek, İslam dinini anlamaya çalışan Müslüman ya da gayrimüslim her insan için önem arz etmektedir. Özellikle İslam dininde kadının yeri gibi geniş ve üzerinde birçok tartışma olan bir konuda insanların başvurduğu kaynaklar, genellikle İslam geleneğinde güvenilir olarak tanımlanan, fakat yukarıdaki örneklerde ortaya konduğu gibi aslında kendi içlerinde bir sürü sıkıntılar barındıran hadis kaynaklarıdır. Bu kaynakların, yazarın ve diğer birkaç yazarın vurguladığı, İslam geleneğinin şekillenişinde ataerkil kültürün etkilerinin ne derece belirleyici olduğuyla ilgili eleştirel bakışla incelenmesinin, eğer maksat İslam’ın özünü anlamaksa, daha hakkaniyetli olacağı aşikardır.


Burak Karakuş
brk.krks.41@gmail.com

ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...

12 Temmuz 2014 Cumartesi


      30 Mart seçimlerine 2 gün kala Kadir Topbaş, CNN Türk moderatörünün sorularını yanıtlamıştı. Sorulması gereken birçok soruyu soran moderatörün verilmesi gereken cevapların çoğunu alamadığı bir röportaj olmasına rağmen, bence şu açılardan verimli bir röportajdı: Kadir Topbaş, İstanbul’un yönetiminde ne kadar özerk bir belediye başkanı? Yapım aşamasındaki projeler hakkında halkı bilgilendirmede ne kadar şeffaf davranılıyor? Yapım aşamasındaki özel mülke ait binalarla ilgili yargı süreçleri konusunda verilen bilgiler güncel ve doğru mu? Yargı kararları ne kadar uygulanıyor? İhale süreçlerinin şeffaflığı yeterli mi?
Bu soruları, genel yönetimin kendi içerisinde özerk olması gereken yerel yönetimlerin karar aşamalarına müdahil olma derecesine, parti içi demokrasiye, vatandaşın yönetime ve karar aşamalarına katılmalarına ve İstanbul’un değişen çehresine/çevre düzenlemesine göre değerlendirmek istiyorum.



Otoriter Yapı ve Demokrasi

Otoriter dendiğinde akla genelde ilk olarak lider ve liderlik gelir. Elbette bunun bir sebebi var. Dünyanın yerleşik otoriter sistemle yönetilmiş/halen yönetilen ülkelerine baktığımızda karşımıza karizmatik, sağlam duruşlu, asla hata yapmayacağına inanan ve inanılan, konuşurken gözlerine baktığınızda tek kişiyi muhatap almadığına emin olacağınız ve sürekli çoğul şahıslarla(siz, biz) konuşan ve bu sayede arkasına, kendisine sınırsız yetki ve temsil hakkı verdiğine inandığı halkını alan bir insan çıkıyor. Peki böyle liderlerin partiiçi demokrasiyi sağladığına, sağlamak istediğine ne kadar güvenilebilir? İktidar partisinin son yerel seçimlerde ortaya çıkardığı duruma bakılırsa hiç güvenilemez.

RedHack grubunun elde ettiğini iddia ettiği temayül yoklaması sonuçlarına göre Aziz Babuşçu, Kadir Topbaş’ı geçmesine rağmen aday gösterilmemiş. Burada ortaya şu soru çıkmakta: Aziz Babuşçu ve Kadir Topbaş’ın başa baş gideceği biliniyor muydu?

Bu soru hakkında yorum yapmak çok zor, fakat burada sorulması gereken soru, partide “neden Aziz Babuşçu bu kadar güçlenmiş olabilir”den çok, “neden Kadir Topbaş bu kadar güçsüzleşti” olmalı. Kanımca bunun cevabının aranacağı en doğru ve en yakın yer Gezi dönemi. Bu süreçte parti tabanı tarafından Topbaş’tan beklenen, Başbakan’ın görünürlüğünde kaybolan bir belediye başkanından çok, Başbakan kadar olmasa da sert bir tavır alan ve “gereken yapılıyor” mesajı veren bir belediye başkanı görüntüsüydü. Ancak Topbaş, resmi olarak birebir muhatabı olduğu sayılabilecek bir kargaşa sırasında en silik yetkiliydi. Ne Gezi eylemcileri, ne de İstanbul halkı, karşısında imzasını attığı bir projenin sorumluluğunu üstlenen bir başkan buldu. Sonuç olarak, AKP tabanı kendi içerisinde “daha görünür, daha sağlam” bir irade gösterecek bir aday düşünmeye başlamış olabilir.

Otoriter ve totaliter liderlerin yönetim şekillerinin en karakteristik özelliklerinden biri, çoğulculuğa verdikleri sureten yüksek, nitelik olarak kıt önemdir. Özellikle totaliter yönetimler, sınırlı bir çoğulculuk anlayışı geliştirerek istedikleri zaman demokrasiye uyan ve saygı duyan bir yapı gibi görünüp, genelde ülkeyi ve yerel yönetimleri, özelde ise partiiçi yapılanmayı yasalar ve uygulamalarla aslında hiç de çoğulcu olmayan bir yapıda yönetilir hale getirebilir. AKP’nin yerel seçimler öncesi durumu, ülke sathında da geçerli olan göstermelik demokrasinin suretini teşkil etmiş gibi gözüküyor.



İstanbul: Belediyeciliğin Tıkandığı Yer

Hükümette görülen bu otoriter yönetim emarelerinin yansımalarının yerel yönetimlere de sirayet ettiğini görüyoruz. Yazımın başında bahsetmiş olduğum, Topbaş’ın CNN Türk’e verdiği röportajda, özellikle birkaç konu hakkında söyledikleriyle, genel yönetimde kendine hiç bulamadığı kadar alan bulan, hatta kendi içerisinden bir bakan çıkartan inşaat sektörünün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yönetimine de etki ettiğini net bir şekilde açık etti.

İstanbul’un değişen çehresinin en büyük simgelerinden biri olan Zeytinburnu’ndaki 16:9 kuleleri. Bağcılar’dan Üsküdar’a kadar, İstanbul’un birçok ilçesinden görülebilen ve Anadolu Yakası’ndan bakıldığı zaman İstanbul’un silüetini bozan bu üç binanın belediye açısından durumu epeyi karışık.

İBB ve Zeytinburnu Belediyesi tarafından onay verilen bu yapılar hakkında 6 aya yakın bir süre önce, silüeti bozmayacak hale gelecek şekilde traşlanmaları şeklinde bir karar verilmişti. Henüz buna dair bir emare yok. Tarihi yarımadayı herhangi bir şekilde etkileyebilecek her yapının çevresinin iyice etüd edilip ondan sonra imar izni verilmesi gerekirken, bugün Süleymaniye ve çevresinde bile yeni yapıların dikildiğini görüyoruz. Bunlara ek olarak, İstanbul’un en geniş orman arazilerini içerisinde barındıran Kuzey Ormanları ve çevresi, 3. Havalimanı ve Kanalistanbul gibi iki büyük çaplı projeye ek olarak, bu iki projeyi Anadolu yakasına bağlayacak olan 3. Boğaz Köprüsü’nün yapılmasıyla tehlikeye girmiş durumda. Özellikle 3. Boğaz Köprüsü hakkında TMMOB tarafından yayımlanan değerlendirme raporu, bu köprünün yapılmasının gerekliliğini tartışmaya açması gereken bilgiler ve analizler barındırmakta. Birinci ve ikinci köprüler yapıldıktan sonra İstanbul’da kurulan küçük ilçeler, İstanbul’un şu anki en büyük sorunu olan yoğun trafiğin, buralara gelen yoğun iç göç dolayısıyla, en büyük sebeplerinden biri. Buna ek olarak, köprülerin, şehrin mevcut yollarına bağlantısının sağlanması için yeni yolların yapılması mecburiyeti düşünülünce, uzun vadeli bir çevre faciassı göz önüne geliyor. 3. Köprü’nün bağlantı yollarının büyük bir kısmı, İstanbul’un Avrupa yakasında bulunan Kuzey Ormanları’ndan geçiyor. Yani denklem çok açık: Köprü yolunu, yol yerleşimini, yerleşimse yaşam alanını beraberinde getirir. Yaşam alanının zaten oldukça geniş olduğu İstanbul’da şu an nüfus 15 milyondan fazla. Kanalistanbul ile Silivri ve civarında oluşturulacak yeni şehire, Kuzey Ormanları’nın imara açılması da eklenince ve bu ormanlar da büyük ölçüde yok olunca, şehrin ne hale geleceği aşikar.

Bu noktada akıllara yine aynı şey geliyor: otoriter, “ben ne dersem o” zihniyetindeki yönetim yapısı. Bunun çevre konusundaki en net örneğiyse, 3. Köprü’ye ait “ÇED olumlu”, yani “bu yapının çevreye vereceği olumsuz etki yoktur” raporunun idare mahkemesi tarafından yürütmesinin durdurulması üzerine Başbakan’ın yaptığı “Burayı yapacağız, lamı cimi yok” açıklaması ve bu açıklamanın üzerine İBB Başkanı’nın ağzından tek kelime çıkmaması. Bunun yanı sıra seçimden önce sivil inisiyatifler tarafından hazırlanan ve özetle İstanbul’un yerel yönetiminin kendisini İstanbul tarihine, kültürüne, doğasına ve özellikle şeffaflık yoluyla halkına karşı sorumlu hissetmesini talep eden  İstanbul Sözleşmesi, adaylar arasından sadece Topbaş tarafından imzalanmadı. Siyasi olmayan bir talepler listesinin bile imzalanmamış olması, mevcut yönetimde Topbaş’ın pasifliğini ve yönetimin halkın bu taleplerine karşı sorumlu hissetmediğini ispatlar nitelikte.

İstanbul’un çehresini onulamayacak şekilde değiştiren ve çevresini kalıcı olarak etkileyecek projelere verilen izinler, yapılan anlaşmalar, yıkılan hukuk kuralları ve özellikle mulksuzlestirme.org sitesinde açıkça görülebilen belli şirketlerin bu projelerdeki ortaklıklarından dolayı oluşan rant algısı, İstanbul’un geleceği hakkındaki kaygıların ne kadar haklı olduğunu ve yerel yönetimlerin, mevcut iktidar karşısındaki felçli yapısını gözler önüne seriyor.


Burak Karakuş
brk.krks.41@gmail.com
ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...