Semavi
dinlerin her birinin gelişim süreçlerinde kadının değerlendirilmesi farklı
şekilde ele alınmıştır. Hristiyanlığın Hz. İsa’nın vefatından sonraki ilk
dönemde kadını ele alışı, ona erkekle eş değer bir statü belirleme yolunda
gelişmiştir. Fakat Yahudilikte, İslam’daki kadına bakışa çok benzer şekilde,
kadına farklı sosyal alanlarda, erkekten daha az sorumluluk ve önem
atfedilmiştir. Hristiyanlığın başlarında kadınlara atfedilen değer de, ataerkil
toplumsal yapının dinlerin olgunlaşma sürecini ve insanların dinlere inanış
şekillerini etkilemesiyle birlikte, kadınları erkekler kadar değerli gösteren
dini kaynakların tahrifi sonucu kadının sosyal durumunun erkeklerden aşağıya
çekilmesiyle sonuçlanmıştır. Tevrat’ta geçen dişi Lilith karakteri, paganizmden
kalma Lulu’nun Yahudilikteki bir yansıması olarak, kötülüğün ve şeytanın
sembolü olarak sunulmuştur. İslam’da ve Hristiyanlık’ta, Tevrat’ta yer alan
Lilith karakterinin eş değeri bir karakter yoktur. Hristiyanlıkta var olan
benzer karakterler, İncil’de var olmamasına rağmen, sonradan ortaya atılan
rivayetlerle, İslam’da kadına atfedilen kötülükler de, yine aynı şekilde
raviler kanalıyla Lilith’e atfedilen kötülüğe eşlenmiştir. Bu
yazıda, Kur-an-ı Kerim’de kaynağı bulunmamasına rağmen İslam geleneğine
yerleşmiş kadın algısını, kadını insan varoluşundan farklı ele alan
rivayetlerin ve bu rivayetler etrafında oluşmuş İslâmî geleneğin sebeplerini
değerlendirmeye çalışacağım. Bu sırada yararlandığım kaynak kitap, Hidayet
Şefkatli Tuksal’ın Kadın Karşıtı Söylemin İslam Geleneğindeki İzdüşümleri adlı
eseridir.
İslam
geleneğiyle yönetilen toplumlarda da, diğer İbrahimi dinleri kendilerine kaynak
edinen toplumlarda da, yönetici tabakanın kahir ekseriyetini erkekler
oluşturuyordu. Gücü elinde tutan grupların, aynı zamanda dini ve onun
kontrolünü de elinde tuttuğu bu dönemde, İslam dininde rivayetlerin önemi büyük
ölçüde artış gösteriyordu. Hz. Muhammed’in yaşarken yasakladığı hadis yazımı,
kendisi vefat eder etmez bir anda önemli bir görev haline gelmişti. Kendisinin,
O öldükten sonra söylediklerinin yazılı olarak tutulmasına izin verdiğine dair
herhangi bir bilgi olmamasına rağmen, büyük bir kısmı sahabelerden oluşan ravilerin birbirlerine rivayet etmeleri yoluyla, hadis yazımı
İslam toplumunda önemli bir yer sahibi olmaya ve hadis, Kur-an-ı Kerim’den
sonraki en önemli kaynak olarak toplumda kabul görmeye başladı.
Bu
yazının da konusunu oluşturan İslam geleneğinde kadının yerinin sınırlarını
çizen en büyük kaynak, hadisler olmuştur. Peki neden İslam’ın en önemli kaynağı
olması gereken Kur-an-ı Kerim, kadının toplumdaki yerinin şekillenmesinde
hadislerin gölgesinde kalmıştır? Neden Kur-an-ı Kerim’in içerisinde yer almayan
kadınlarla ilgili onlarca suçlama, hakaret ve şeytanlaştırma, hadisler yoluyla
İslam geleneğine bu kadar kolay entegre olabilmiştir?
Tuksal,
bu soruya bir cevap girişimi olarak şunu öne sürüyor: İslam, peygamberin
vefatından sonra tamamen erkeklerin egemenliğinde olan, kadınların yönetimde/toplumda
neredeyse hiç söz hakkı olmadığı bir ortamda gelişti ve din, devletin
kontrolünde ve toplumun rahminde büyüyüp geliştiğinden, bu süreç içerisinde
ataerkil kültürün etkisiyle yazıldığı aşikar olan onlarca rivayet sayesinde,
mizojinist bir yapıya büründürüldü. “Ataerkil kültürün etkisiyle yazıldığı
aşikar olan onlarca rivayet”in gerçekten peygamber tarafından söylenilip
söylenmediğinin asla bilinemeyeceğini belirten yazar, benim yukarıdaki cümle
ile özetlediğim hadisleri neden böyle gördüğünü şu şekilde açıklıyor:
Hadislerdeki genel sıkıntı, klasik hadis sahihlik-zayıflık belirleme
kurallarına göre zayıf hadislerin, sahih sayılmasalar bile toplumu etkilemesi
ve sahih sayılan hadislerin de zaman zaman birbirleriyle çelişebilmesi. Çelişki
durumlarında hadis ilminde nesh tekniği ile iki hadisten birinin hükmünün
düşürülebileceği biliniyor, fakat çeliştiği aşikar olan hadislerin birçoğu,
kitaplarda hala yer alıyor ve bu durum da bu hadislerin halen toplumda muteber
olarak algılanmasına yol açabiliyor. Bahsi geçen hadislere bir örnek teşkil
etmesi bakımından yazar şu hadisleri ele almış:
Rivayet
1: Namaz kılan bir kişinin önünden bir kadın, bir köpek ya da bir eşek (bazı
kaynaklarda domuz da geçiyor) geçtiğinde namazın bozulduğunu ya da
maneviyatının eksildiğini aktaran hadis.
Bu
hadis, Kütub-u Sitte denilen, en güvenilir 6 hadis kitabının derlemesinden
oluşan kitapta geçmektedir ve bu onun sahih bir hadis olduğunda ravilerin ve bu
kitapların sahiplerinin mutabık olduğunu kanıtlar. Ancak aynı konu üzerine
rivayet edilen şu hadis de aynı kitabın içerisindedir:
Rivayet
2: “Âişe’nin (bkz: Hz. Aişe)yanında namazı bozan şeylerden köpek, eşek ve kadın
zikredildiğinde şöyle demişti: ‘Bizi eşek ve köpekle bir tutmakla ne kötü bir
iş yaptınız! Yemin olsun ben bilirim ki, Resulullah namaz kılarken onunla
kıblesi arasında yatmış olurdum da, secde etmek istediğimde ayaklarıma
dokunurdu, ben de onları çekerdim.’”
Şimdi
öncelikle bu iki rivayet konusundaki sorun şu: Nesh ile birinden birinin hükmü
düşürülebilecekken, neden en güvenilir hadis kaynağı olarak bilinen Kütub-u Sitte’de
çelişen iki hadis birden yer almakta? Hz. Aişe tarafından sahabeye yöneltilmiş
bir sürü eleştiri olduğu biliniyor. Bu eleştirilere ve sahih olduğu kabul
edilen Hz. Aişe’nin birebir tecrübesine dayandırdığı bir hadise rağmen,
köpek-kadın-eşek içerikli hadis neden güvenilir kaynaklarda yer almaya devam
ediyor? Bu noktada ben de yazarın İslam geleneğini oluşturan dinamikleri ele
alırken, geleneğin oluşmasında büyük etkisi olduğunu düşündüğü ataerkilliğin bir payı olabileceğini
düşünüyorum. Hadisler üzerinden bir ataerkillik çıkarsaması yaptıktan sonra,
yazarın ataerkillik kavramı ve geleneksel İslam’ın kadına bakış açısını
değerlendirirken yaptığı alıntıdaki can alıcı noktaları paylaşmak istiyorum:
“Ataerkilliğe göre erkekler, ‘doğal olarak’ daha güçlü ve akılcıdırlar, dolayısıyla egemen olmak ve hükmetmek için yaratılmışlardır. Buradan, erkeklerin siyasal olanı, devleti temsil etmeye daha elverişli oldukları sonucuna varılır. Kadınlar ise, ‘doğal olarak’ daha zayıf, akıl ve rasyonel yetenekler açısından daha aşağı, duygusal bakımdan dengesizdir; bu da onları, güvenilmez ve siyasal katılım açısından elverişsiz kılar.” (Fatmagül Berktay, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın)
Ataerkilliğin
en basit açıklamalarından biri olan bu alıntı, geleneksel İslam’daki kadına
bakış açısıyla birebir örtüşmektedir, ve yazar, bunun tesadüften öte bir şey
olduğunu ve bu yüzden kadınlarla ilgili hadislerin, bu bağlantıyı faş etmek
amacıyla daha sıkı araştırmalara tabi tutulması gerekliliğini belirtmiştir.
Geleneksel
İslam’la ataerkilliğin örtüştüğü en önemli noktalardan biri, kadınların varoluşsal açıdan erkeklerden
aşağıda konumlandırıldığı şeklinde yerleşmiş inançtır. İslam geleneğinde
nesilden nesile aktarılan ve doğrudan ya da dolaylı yoldan kadınların
erkeklerden “fıtren” aşağıda yer aldığını vurgulayan hadisler, Kur-an-ı
Kerim’de “üstünlük ve değerlilik” kıstaslarının, insanlara fıtri olarak
bahşedilen özelliklerden (vehb) çok, onların yapıp etmelerine (kesb) bağlı
olduğu gerçeğinin yok sayılmasını gerektirdiğinden, İslam geleneğine böylesine
yerleşmiş olması şaşırtıcıdır. Ahzab Suresi 35. Ayet’te Allah şöyle buyurur:
“Gerçek şu ki, Allah’a teslim olmuş bütün erkekler ve kadınlar, kendilerini adamış bütün erkekler ve kadınlar, sözlerine sadık bütün erkekler ve kadınlar, [Allah’ın karşısında] güçsüzlüğünü anlayan bütün erkekler ve kadınlar, karşılıksız yardımda bulunan bütün erkekler ve kadınlar, iffetleri üzerine titreyen bütün erkekler ve kadınlar, ve Allah’ı durmaksızın anan bütün erkekler ve kadınlar için, evet, bunların tümü için Allah mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.”
Bu
ve bunun gibi birçok ayet (Al-û İmran, 189-195), kadının ve erkeğin birbirine
üstünlüğünü Allah’ın önünde yalnızca amellere (insanın yapıp etmeleri)
endeksler ve fıtri farkın, fıtri üstünlükle karıştırılmaması gerekliliğini
ortaya koyar.
Bir
diğer yaygın kanı ise kadınların aklen erkeklerden aşağı olmasıyla ilgilidir. Bu
kanıya sebep olacak birçok hadis vardır. Hatta Tabressi’nin Taberi Ali’den
naklettiği bir hadise göre, kadınlar erkeklerden yalnızca aklen değil, canları
açısından da aşağıdadır, hatta ve hatta, yarım-erkek değerindelerdir.
(Tabressi, Mecma’u’l-beyan, II, 265). Bu akıldışı sonuçlara sürükleyici
hadislerin aynı zamanda din-dışı olduğunu Tuksal kitabında şu satırlarıyla açıklamıştır:
“Kadının sadece aklını ve dinini değil, canını bile eksiklik söylemine dahil eden bu bakış açısına göre, şahitlik dışındaki pek çok konuda kadınlarla erkeklerin aynı konumda kabul edilip, [Allah tarafından] aynı sorumluluklarla mükellef tutulabilmesinin izahı nasıl mümkün olacaktır acaba? … Zira birçok suçun oluşmasında akıl eksikliğinin, hürriyetin kısıtlılığından daha etkili bir özür olduğu bilinen bir gerçektir. İşlenen suçların cezalandırmasında genel olarak kadınlara tanınan bir hafifletmenin bulunmaması, İslam hukukunun bu konularda kadınla erkeği eşit kabul ettiğini gösterir.”
Geleneksel
İslam’a hadisler yoluyla girmiş bir diğer algı da, kadının yaratılışı ile
ilgilidir. Aslında Tevrat kaynaklı olan, kadının erkeğin kaburga kemiğinden
yaratılması anlatısı, Kur-an’ı Kerim’de yer almaz. Kur-an’da kadının
yaratılışıyla ilgili detaylı bir anlatış yoktur, ancak kadının da erkeğin de
ortak bir özden yaratıldığı belirtilir. Fakat ne hikmetse ortaya kadının
erkeğin kaburgasından yaratıldığını öne süren hadisler ortaya çıkmıştır. Bu
noktada insanın aklına ister istemez İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinde de belirttiği
gibi (İsrailiyat), İslam toplumuna sonradan katılmış Yahudilerin ve Yunanların,
İslam’ın özünü değiştirme, İslam’ı bozma girişimlerinin bir sonucu olabileceği
gelmektedir. Her ne kadar primitif bir komplo teorisi gibi dursa da, dünyanın
ilk sosyologu olarak değerlendirilen İbn Haldun tarafından dillendirilmiş bu
iddia da, aklın bir köşesinde durmalıdır ve benzer hadisler bu bilginin oluşturduğu
şüpheyle birlikte değerlendirilmelidir.
İslam
dinini ve İslam geleneğini ayrı başlıklar altında inceleyip karşılaştırmalar
yaparak, geleneği ve dini oluşturan unsurların güvenilirliğini ölçmek, İslam
dinini anlamaya çalışan Müslüman ya da gayrimüslim her insan için önem arz
etmektedir. Özellikle İslam dininde kadının yeri gibi geniş ve üzerinde birçok
tartışma olan bir konuda insanların başvurduğu kaynaklar, genellikle İslam
geleneğinde güvenilir olarak tanımlanan, fakat yukarıdaki örneklerde ortaya
konduğu gibi aslında kendi içlerinde bir sürü sıkıntılar barındıran hadis
kaynaklarıdır. Bu kaynakların, yazarın ve diğer birkaç yazarın vurguladığı,
İslam geleneğinin şekillenişinde ataerkil kültürün etkilerinin ne derece
belirleyici olduğuyla ilgili eleştirel bakışla incelenmesinin, eğer maksat
İslam’ın özünü anlamaksa, daha hakkaniyetli olacağı aşikardır.
Burak Karakuş
brk.krks.41@gmail.com
