Kasım Ayı Konusu: Din

5 Kasım 2014 Çarşamba

  


   Aslında bu sayıda bütün dinleri içersinde toplayan eleştirel bir yazı yazmak isterdim ama İslam’a dair o kadar çok dile getirmek istediğim sıkıntı var ki diğerlerine yer kalmıyor. Belki başka bir sefere.

   Zaten kendimi bildim bileli var olan İslamiyet’in dünya genelindeki bozuk imajı son zamanlarda iyice gözüme batar hale geldi. Bunun sorumlusu olarak gösterilebilecek tek bir topluluk yok. Aslında bu durumu dert edinmeli mi orası da ayrı bir muamma. Sonuçta bir şeyin gerçek değeri onun hakkında yürütülen fikirlerden bağımsızdır. Ama diyorum ya, son dönemde hem kendi çevremde hem de dünya genelinde o kadar çok sık olmaya başladı ki rahatsızlık verici bir hal aldı bu durum. Bunun birden çok nedeni var tabi ki.

  Namaz Tamam, Oruç Tamam, Ahlâk?

   Önce çuvaldızı kendimize batırmak istiyorum.

   Yurtdışındakileri bilemem de, en azından biz türk müslümanlar olarak çağın bilgisinin, dahası kendi dini bilgimizin çok gerisinde kaldık. Kocaman bir cahil Müslüman topluluğu var şu anda.  İlk ayeti “Yaratan rabbinin adıyla oku” olan bir kutsal kitaba ancak bu kadar aykırı gidebiliriz. Biz okumuyoruz. Ancak dinliyoruz. İmamları dinliyoruz, hacıları dinliyoruz, hocaları dinliyoruz. Ama okumuyoruz. Bilgiyi birinci kaynaktan almak varken hep araya başka aracıları sokuyoruz. Kitap okuma alışkanlığı edinerek kendini yetiştirmeyi geçtim, bir araştırma yapacak olsak Kuran’ı baştan sona kadar okumuş Müslüman sayısı oranı çok düşük çıkacaktır. Eminim bundan. Yeterli ve doğru bilgiyi edinmeyen/edinemeyen bir Müslüman ne dinini doğru yaşayabilir, ne de bunu başkasına aksettirebilir. Peygamberin bize iki emanetin biri olan Kuran’a rağbet bu mu olmalıdır?? Ama bu teneke halimizle bir ateistle din tartışmasına girmeye bayılırız. Öyle de cevvaliz.

   Keşke bilgisizlikle bitseydi. Ama bitmiyor. Ahlâksızız da. İslamiyet’i sadece namaz kılmak, oruç tutmaktan ibaret sanan insanlar yüzünden geliyor başımıza ne geliyorsa. Ahlâksız bir müslüman inananı dinden uzaklaştırabileceği gibi, güzel ahlaklı bir Müslüman da inanmayanı dine yaklaştırır. Fakat biz ne yapıyoruz? “İmanı en kuvvetli kişi, ahlakı en güzel ve hanımına en yumuşak olandır.” ve “Kıyamet günü, mü'minin mizaninda güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey yoktur.” diyen güzel ahlâklı bir insanın takipçisi olarak başka yollar deniyoruz. Mesela her Ramazan oruç tutmayanlara restoranda dayak atmakta bir beis görmüyoruz. Daha bu yaz, Beşiktaş’ta bir grup turiste sahur vaktinde içki içtikleri sebebiyle dayak atıldığı haberini  görmüştüm. Müslümanlar bitti şimdi müslüman olmayanlara da mı dadandık? Gerçi turist olması Müslüman olmayacağı anlamı taşımıyor ama biz de böyle bir ayrım da yok artık. “İster inansın ister inanmasın benim istediğim gibi yaşayacak” kafası var. Ama en ufak anti-islam eleştiride “dine saygı göstermiyorlar” diye de öter bunlar. Saygı denilen şey karşılıklı gösterilebilen bir şeydir. Saygı gösteresin ki saygı bekleyesin. İnsanları geçtim hayvana bile değer vermiyoruz. Kedi-köpek tekmeleyen bir ümmet olarak hayvanlara güzel davranmayı öğütleyen Hz. Muhammed’e komşu olmak istiyoruz.

   AKP Ve IŞİD Etkisi

   Muhafazakarız diye geçinen AKP’nin yakın zamana kadar başındaki isim ve onun müritlerinin Gezi’den bu yana o kadar çok yanlışı oldu ve o kadar çok kirli çamaşırı çıktı ki ortaya, insanlarda doğal olarak “Ağzından Allah kelimesi eksik olmayan adam böyleyse diğerleri kim bilir ne durumdadır” fikri oluştu. “Bakara makara diyerek twitter’a ayet çakan” bir milletvekilimiz olduğunu öğrendik mesela. Şimdilerde ortalarda görülmüyor.


   Sınırın dışına çıkarsak son ayların gündemi IŞİD var tabi ki. Bu sadece Türkiye’de dünya çapında anti-İslam görüşe malzeme veriş durumda. Ama şöyle de bir gerçek var ki o coğrafya da IŞİD’den önce de zaten hiç kan durmuyordu.  Sadece eli kanlı olanlar değişiyor. Hepsi bu. Hiç unutmuyorum, 2 yıl önce orta doğu’da yine benzer olaylar vardı. Bir bayram namazında imam efendi şöyle demişti: 

Yarın hristiyanına yahudisine "gelin İslamiyet barış dinidir" diye çağrı yapsak adam demez mi "ulan siz daha birbirinizi öldürmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi, bize mi barış getireceksiniz?!" diye.

Doğru söze ne hacet.  

   İslami terör örgütlerinin haberlerini gördükçe PKK’yı saldırdıkları için elinde çekirdekle “oh yesinler birbirlerini” diyen kesim, cihat kafasıyla bu gruplara katılan cahil kesim, “IŞİD gerçek İslam’ı temsil ediyor” diyen eleştiriye her daim hazır inançsız kesimin yanında bir grup daha var. Bütün bu yaşananlardan utanç duyan insanlar.  Hani televizyon izlerken başkasının yerine utanırsın ya bazen. Aynı o his işte. Biz de başka Müslümanlar yerine utanabiliyoruz. Ve fakat bunun doğru olmadığını ifade etme amacıyla kurduğumuz cümle de “gerçek İslam bu değil” oluyor. Bu o kadar çok sık tekrarlanıyor ki zamanla “benim kürt arkadaşlarım da var” gibi klişeleşmiş ve içi boşaltılmış bir cümle haline geliyor. Ama söyleyin, bunu ifade etmenin başka yolu ne olabilir? Yani bir Müslüman hırsızlık yaptığında, bir kadına tecavüz ettiğinde, adam öldürdüğünde bu yaptığının İslam’da yeri olmadığını ve bunun dini inancıyla bağdaştırılmaması gerektiğini nasıl ifade edebiliriz? Söyleyin, öyle ifade edelim. Çünkü bu örnekleri göstererek bahsi geçen eylemleri gerçekleştiren kişileri suçlamak yerine İslamiyet’e çamur atmak çok abes. Neden insanların bıçakla yaptıklarına göre yargılamak varken o bıçağı üreteni yargılıyoruz?

   Madalyanonun Diğer Yüzü

   Yakın zamana kadar herhangi bir dini inanışı olmayanlara karşı elimden geldiğince hoşgörülü ve yapıcı davranmaya çalıştım. Fakat girdiğim birkaç diyalogdan sonra yavaş yavaş bu iyi niyetimi kaybettim. Neden biliyor musunuz? Yukarıda dedim ya, karşılıklı olmayınca bir yerden sonra film kopuyor.

   Her şeyden  önce şunu fark ettim. Başta Müslümanları ve diğer dini kesimleri hoşgörüsüzlükle şuçlayan bu arkadaşlar haklılık payı olmalarına rağmen nedense kendileri de hoşgörülü değiller. Yani kendisini dinsiz köpek denmesinden şikayet eden biri bakıyorsunuz gayet de islam’a sövüp sayabiliyor. Sakın sana dinsiz köpek denmesinin sebebi senin de onların peygamberine hakaret etmen olmasın?  Ben ateist kimselerle diyalog halinde olduğumda şimdiye kadar hep saygılı bir üslup kullanmaya çalıştım, iyi örnek olmak amacıyla. Fakat son derece lakayıt tavırlarla karşılaştım. Buna da gerçekten şaşırdım. Üzüldüm. Çünkü güzel lisanla bir ateist ve bir dindarın bir konu üzerinde faydalı bir tartışmaya girebileceği kanaatindeyim. Fakat seviye sübyancı arap seviyesinde olunca bu pek mümkün olmuyor mesela.

   Bu durumdan daha önemli bir şey daha var. Belki fark etmişinizdir. Çoğu ateist Kuran’ı baştan sona okuduğunu iddia eder. Ben de çok sayıda denk geldim. Doğal olarak da gerçekten İslamiyetle uyuşmadıkları için kabul etmediklerini düşünüyordum. Fakat gerçek bu bildiğim. Net bir şekilde söyleyebilirim ki, bilmiyorlar. Çoğunu kafası basma kalıp şeylerle doldurulmuş agnostik forumları gibi. Örneğin sokaktan bir ateist çevirseniz size söyleyeceği ilk saldırı argümanı Tevbe Suresinin 5. Ayeti olacaktır.

“Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Artık bunu o kadar çok gördüm ki midem kalkıyor. Bu Kuran’ın hepsini okuduğunu iddaa eden arkadaşlar gözlerini biraz kaldırıp surenin 1. Ayetini göremiyorlar nedense.


“Bu, Allah ve Peygamberinden, antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur.”

Sorun kendiliğinden çözülüyor zaten. Kuran bir kişinin 1-2 ayda yazdığı kurmaca bir bestseller değildir. Tam 22 yıl 2 ay 22 gün sürmüştür tamamlanması. Her bir ayetin indiriliş gayesini ve o ayetin indiğinde ki olay zincirini bilmek, tabi ki bize Kuran’ı çok daha iyi kavrama fırsatı verecektir.

Devamlı surette öne çıkarılan iddialardan biri de İslamiyet’in kadını bir insan değil mal gibi gördüğü iddiası. İspat olarak gösterdikleri şeyler de çoğu zaman Nisa suresinden ayetler oluyor. (Bahsi geçen ayetlerin tartışılması ayrı bir yazı konusudur ve burada yer verilemeyecek kadar teferruatlıdır.) Ama dedim ya, hep basma kalıp şekilde. Aslını astarını araştıran çok az. Günümüz kadınının en çok mağdur edildiği konulardan ikisi taciz ve tecavüz iken, İslam 1400 yıl evvel başta gözle olmak üzere her türlü taciz ve tecavüzü erkeğe yasaklamıştır. Fakat nedense bu hiç gündeme getirilmez. Varsa yoksa Nisa suresi. Daha geçen gün ekşi sözlükte bir yazar İslam’ın, kesin bir dille kadının seksten zevk almasını yasakladığını, kadın cinselliğini ise sadece üremek amaçlı hoş gördüğünü iddia etti. Ben de gayet normal bir dille bu iddiasını destekleyen herhangi bir ayet ya da hadis olup olmadığını sordum. Bolca bulunduğunu ve Nisa suresinden başlayabileceğimi söyledi. Özelikle verebileceği bir ayet istediğim de ise cevap vermekten sakındı kendisi ve konuyu dolandırmaya başladı. Açıp Nisa suresini baştan sona okudum. Tabi ki beyefendinin iddia ettiği gibi kadına cinselliğin yada cinsel zevkin haram kılındığı herhangi bir ayet göremedim. Bunu da belirtmeme rağmen beyefendiden bir daha hiç karşılık gelmedi. Ama kendisi İslam hakkında hâlâ atıp tutmaya devam edebiliyor. İnsanın bu noktadan sonra söyleyebileceği tek şey oluyor: “Ne halin varsa gör.”

Halbuki peygamber bunu öğütlemiyor.

Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektedir.


(Tirmizî, Birr, 63)

Maalesef topluluklar arasında köprü kurmak, duvarları yıkmaya çalışmak hakikaten de peygamber sabrı istiyor herhalde. Fakat benim tolerans  ve iyi niyetim iyiden iyiye azaldı. Artık ben de birbirine tahammülü olmayan koca insan yığınları gibiyim. Teşekkürler.

İslamiyet’e yaptığı suçlamaları temellendirecek ayetleri göstermekten aciz, gösterse Müslüman adama "Bu konularda konuşurken Kuran'ın dışına çıkın" diyen kafalarla ancak bu kadar oluyor. Sorun şu ki, iki taraf da saldırı pozisyonun da oldukça iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Birilerinin gelen saldırıları göğsünde yumuşatıp bizi bu kısır döngüden çıkarması gerek. Bu görevde biz Müslümanlara düşüyor.


Elinden daha iyisi gelen varsa bir adım öne çıksın!

Hem inananlardan.

Hem inanmayanlardan.



Mert Veznikli
mertveznikli@gmail.com

    
ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...

11 Temmuz 2014 Cuma




      “Farketmiş olabileceğiniz üzere haklarında şikayet etmediğim kimseler var: Politikacılar. Herkes politikacılardan şikayet ediyor. Herkes rezil olduklarını söyler. İyi de bu politikacıların nereden geldiklerini sanıyorlar? Gökten düşmezler. Başka bir boyuttan gelmezler. Amerikan ebeveynlerinden, ailelerinden, evlerinden, okullarından, kiliselerinden, işyerlerinden ve üniversitelerinden geliyorlar ve Amerikan vatandaşları tarafından seçiliyorlar. Yapabileceğimizin en  iyisi bu millet. Ortaya koyabildiğimiz bu kadar. Sistemimizin ürettiği budur: Çöp giriyor, çöp çıkıyor. 

Eğer vatandaşlarınız bencil ve cahilse liderleriniz de bencil ve cahil olur. Koşullar hiçbir şekilde iyileşmiyor; sadece her seferinde yeni bencil ve cahil Amerikan nesilleriniz oluyor. Bu yüzden belki de rezil olanlar politikacılar değildir. Belki de başka reziller var elde. Halk gibi… 

Çünkü bu gerçekten sadece politikacıların hatasıysa nerede bu bütün alnı açık, zeki, bilinçli insanlar?  Nerede bu akıllı, dürüst, zeki Amerikalılar? Taşın altına elini sokacak, ülkeyi kurtaracak ve yolu  gösterecek? Bizim ülkemizde böyle insanlar yok! Herkes alışveriş merkezinde… 

Uzun lafın kısası, bu politik ikilemi çok basit bir yolla çözdüm: Seçim günü, evde otururum. Oy vermem. Siktir et onları, siktir et! Ben oy vermem. İki nedenden dolayı oy vermem: Birincisi, anlamsızdır. Bu ülke uzun zaman önce alınmış, satılmış ve ücretleri ödenmiştir. Her dört senede bir  temcit pilavı gibi önünüze koyarlar. Hiçbir sikim ifade etmez. İkincisi ise, ben oy vermem çünkü inanıyorum ki; oy verirseniz şikayet hakkınız olmaz. 

İnsanlar bunu çarpıtmayı severler, biliyorum. "Ama işte oy vermezsen şikayet etme hakkın olmaz." derler. İyi de bunun neresi mantıklı? Oy verirseniz şerefsiz ve kabiliyetsiz insanlar meclise gire her şeyi bok eder ve bunun sorumlusu siz olursunuz. Sorunu siz çıkardınız, onları siz seçtiniz, şikayet etmeye hakkı olmayan da sizsiniz. Diğer taraftan ben, oy vermemiş olan ben, hatta aslında seçim günü  evinden bile ayrılmamış olan ben, hiçbir şekilde bu insanların yaptıklarından sorumlu değilim ve benimle hiçbir alakası olmayan sizin yarattığınız bela hakkında canımın istediği kadar şikayet edebilirim. 

Biliyorum ki bir kaç ay sonra o çok sevdiğiniz gösterişli başkanlık seçimlerinden birine daha gideceksiniz, gülüp eğleneceksiniz. Eminim ki, seçimler biter bitmez ülkeniz anında gelişecektir. Bana gelince, o gün evde kalıp esasında sizin yaptıklarınızı yapacağım. Aradaki tek fark, ben mastürbasyon yapmayı bitirdiğimde elimde gösterebileceğim bir şeyler olacak.” 

(Amerikan komedyen ve oyuncu George Carlin’in 1996 yılındaki “George Carlin: Back in Town” adlı gösterisinden bir parça okudunuz.)




Yakın zamanda yine bütün ülke olarak bir demokrasi sınavından geçtik ve tartışmaya açık olmayacak bir şekilde sınıfta kaldık. Sınıfta kaldık dememden kasıt sonucun herhangi bir partinin lehine yada aleyhine bitmesi değil. Mesela bazı illerdeki seçimlerin neredeyse 20 kez tekrarlanırken en çok soru işaretli şaibeye açık seçimin tekrarlanmaması. Bu en basit örnek. Elektriklerin kesilmesinden bahsetmiyorum bile. 2014 yılında hâlâ karanlıkta yapılan bir seçim. Son 12 yılda değişmeyen birşey var. Her seçim gününün akşamında insanlardaki “nasıl böyle sonuçlanabilir ya kim veriyor bunlara oy?!” tepkisi ve yine baş gösteren Türkiye’den kaçıp gitme isteği. Bu hayal kırıklığı şunu gösyeriyor. Şu anki hükümetten memnun olmayan insanlar herşeye rağmen seçimlerin memleketi refaha ulaştırması inancına sahip. Peki gerçekten bu mümkün mü?

Politika kelimesini daha yakından incelemek konuyu biraz daha netleştiricek. Politika, poli (çoklu) ve tika (yüz ifadesi, mimik) kelimelerinin birleşmesiyle oluşuyor. Çoklu yüz ifadesi. Yani ikiyüzlülüğün modernleştirilmiş hali. Partisi ne olursa olsun bütün milletvekillerinin sadece seçim zamanı ortaya çıkıp aralardaki 5 sene boyunca gözükmemesinin sebebi de budur. Buna rağmen siyasetçilerin ağızlarından çıkanlara sorgusuz sualsiz inanan kocaman bir kalabalık var. Trajik. Diğer tarafta da daha sorgulayıcı ve bilinçli olarak adlandırabileceğimiz bir kesim. Peki bu iki insan tipi de neye hizmet ediyor? Açıkçası bana göre aralarında pek bir fark yok.

İnternetle az çok haşir neşir olan herkes görmüştür. “Tatava yapma bas geç” diye bir furya başlatılmıştı. Mizahının etkisi hâlâ sürmekte. Ben, ana fikri “illerde hükümet partisinin oyuna en yakın kim varsa ona oy vermek” olan bu akıma aslında farkında olmadan 2011’de ki genel seçimlerde dahil olmuştum. Bana o zamanımı hatırlattılar. İnsanları çok sonra da olsa aynı mantelitede görmek sevindirici gelmişti. Halbuki durum o kadar da mutluluk verici bir olay değil. Aslında trajikomik olan bir olaya tarihi figürlerin ağzından yazılan capsler vesilesiyle iyi güldük. İnsanlar ciddi ciddi aslında oy vermek istemediği partilere şartlar öyle gerektiriyo diye oy veriyor ve başkalarını da öyle yapmaya azmettirmek istiyordu. Ortamlarda Sırrı’ya verdim dersin kim bilicek mk. Şu cümle bile tek başına aslında seçmenin sandık başında ne kadar elinin kolunun bağlı olduğunu gösteriyor. Genel seçimlerde de bazıları %10 barajına takılmamak için seçtiler oy vericekleri partiyi. Hakikaten üzücü. İnsanlar nasıl “kötünün iyisi” olarak adlandırdıkları partilerden medet umuyorlar? Sırf hükümet değişsin diye yapılan atılan oylar sonucu başka bir partinin yönetimi altına girmek başka yanlış politikalara maruz kalmak ihtimalini taşımıyor mu hiç?

AKP’ye “ne yapalım alternatifi yok abi adamların” diyerek oy veren kesim için de aynı şey geçerli. Hep bir kötünün iyisi.

Genel seçimlerde bir de baraj sıkıntısı var. Bitmiyor güzel ülkemin demokrasisinin dertleri. Yine inanıyorum ki azımsanmayacak sayıda bir insan oyunu sırf çöpe gitmesin diye istedikleri partiye değil de meclise girme ihtimali yüksek muhalefet partilerinden birine ya da bağımsız adaylara atıyorlar. Bu yüzde 10 barajı 31 yıl önce peydah olmuş. 12 Eylül’ün sonrasında Kenan Evren ve diğerlerinin yönetimindeki Danışma Meclisi tarafından Türkiye’nin başına sarılmış bir dert. 2-3 yıldır “%10 barajı düşürülüyor” diye haberler yapılıyor ama henüz bir icraat göremedik. Hatta öyle ki “Cem Uzan’a hapis şoku” tadında bir kıvama geldi artık. Hem düşürülse ne olacak ki tamamen kaldırılmadıktan sonra. Seçmenin bileğindeki pranga yine kalacak biraz gevşetilmiş de olsa. Bu da yine umut bağladığımız seçimlerin aslında ne kadar aciz şartlarda olduğunun bir diğer göstergesi.

Şu son seçimlerde katılım oranı hakikaten yüksekti. Belki tv’lerde dönen “oy ver” kampanya tanıtımları vardı. Oy ver diyorlardı. Bu senin hakkın. 5 yılda bir insanların önüne memleketi kendileri yönetiyor sansınlar diye konulan bu hak, hem de büyük bir kalabalık istediği tarafa oyunu veremiyorken neye yarayacak? Nasıl sağlıklı bir seçim sonucu bu?

Bir de şöyle düşünelim. İnsanların kötünün iyisi dediği sonuç gerçekleşsin. Mesela İstanbul’u Topbaş değil de Sarıgül kazansaydı kim bana 6 ay sonra bu kentin gerçekten yaşanabilir bir şehir haline geleceğinin garantisini verebilirdi. Yolsuzluk iddialarıyla kovulduğu partiden tekrar aday gösterilmiş bir insandan bahsediyoruz burada. Yapmıştır yada yapmamıştır orası ayrı bir konu. Ama bir gerçek var ki o parti ya partiden kovarken yada tekrar geri kabul alırken hata yapıyor. Velhasıl ben hiçbir koşulda hiçbir partiye veya siyasetçiye ümit bağlamam. Neden? Çünkü başkan koltuğu tatlıdır bizim memlekette. Tadını bir kez alan bir daha bırakmak istemez. Erbakan’ın rahmetli olmadan bir gün önce hâlâ “hükümete başına biz geçecez” dediği bir ortamdan bahsediyoruz. Ne diyeyim ki başka?

Yani aslında seçim yaparken bir grup haysiyetsiz adamın içersinden hangisi daha az haysiyetsiz onu bulmaya çalışıyoruz. Hepsi bu. Fakat nedense insanlar bunu anlamakta günlük çekiyor. Seçim günü gelince bu ulvi görevi göğüslerini gere gere yerine getirmek istiyorlar. Sanırım oy vermek insanı önemli hissettiriyor bir de. Bundan da kaynaklı olabilir.

Son yerel seçimden bir gün önce oy vermek kesinlikle aklımda yoktu. Fakat maalesef uzun uzun atılan demokrasi ve vatandaşlık görevi vaazları sonucunda ben de oy kullanmak durumunda kaldım. Akşam sonuçlar açıklandığında o vaazların sahipleri “ne oldu bişeyi değiştirebildik mi?”diye sorduğumda gevrek gevrek gülüyorlardı.

Bir iki sene önce bir üniversite hocası dersin konusu gereği sorduğum “en iyi yönetim şekli demokrasi midir?” sorusuna hayır cevabını vermişti. Bunu neye dayandırmıştı şimdi hatırlayamıyorum ama çok şaşırmıştım. Cevabın “evet” olacağını düşünüyordum. Zamanla daha iyi anlamaya daha iyi kavramaya başladım. Türkiye’ye Engin'in yazısında bahsettiği “5 yıldız hareketi” gibi bir akım başlasa (Bkz: Daha Az Devlet) yani aradan siyasetçileri ve partileri kaldırsak ve her kanunu insanların oylamasına sunsak bile bu toplumun bu ülkeyi yaşanılır bir hale sokacak kararları alabileceği düşüncesine sahip değilim. Hayır, karamsar düşünmüyorum. Maalesef realite bu. Belki de biz bunu hakediyoruz. Çünkü her toplum layık olduğu şekilde yönetilir.

Şimdi de önümüzde cumhurbaşkanı seçimleri var. Recep Tayyip Erdoğan’a karşı rakip olarak garip ismini birçoğumuzun ilk defa duyduğu bir figür çıktı. Neyse ki yine siyasi mizah yapabileceğimiz, insanların twitter’dan birbirlerini güldürebildikleri bir malzeme oldu elimizde. Fakat yine bütün bu esprilere güldükten sonra seçim günü çok büyük bir kalabalık Recep Tayyip Erdoğan’a oy vermemek için oyunu Ekmeleddin İhsanoğlu’na vericek. Belki de hiç tanımadan.

23 yıllık hayatımda 2 kez oy vermenin nasıl bir şey olduğunu tecrübe etme şansım oldu ve bundan sonra ölene kadar oy vermemenin ne kadar mantıklı olduğuna düşünmem için yeterliydi. Kötünün iyisi oylarla kötünün iyisi partilerin kötünün iyisi milletvekillerine oy vermeye devam edilsin. Bir gün memleket kurtarılabilirse bana da haber verin.

Yaşasın baraja takılmış halkın, kendi kendini yönettiği ileri demokrasi.



mertveznikli@gmail.com

ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...