Din nedir? İnsanlar için ne ifade etmektedir? Dinin
psikolojik, sosyolojik ve felsefik kaynakları nelerdir? Bu soruların sayısını
çoğaltmak mümkün ancak kısa bir yazıyla bu soruların altından kalkmak mümkün
değil. Bu yüzden biz dinle ilgili bu soruların cevaplarını başka yazılarda
arayacağımızı ifade ederek, işe dinin ülkemiz anayasasına nasıl yansıdığına
değinmekle başlayacağız ve yazıyı özellikle 1982 Anayasası çerçevesinde sınırlı
tutacağız. Yine de konuya giriş yapmak bakımından kısaca dinin bazı sözlüklerde
nasıl tanımlandığını görmemiz gerekecek.
TDK Sözlüğünde “Din”, “Tanrı’ya, doğaüstü güçlere, çeşitli
kutsal varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren bir kurum” olarak,
Encyclopedia'da ise "Üyelerine bir bağlılık amacı, bireylerin eylemlerinin
kişisel ve sosyal sonuçlarını yargılayabilecekleri bir davranış kuralları
bütünü ve bireylerin gruplarını ve evreni bağlayabilecekleri
(açıklayabilecekleri) bir düşünce çerçevesi veren bir düşünce, his ve eylem
sistemi" olarak tanımlanmış. Dinin herkes için farklı bir anlamı olabilir tabii.
Ancak genel itibariyle, inanç eksenli bir değerler bütünü olduğu kabul
edilebilir. ( Pastafaryanizm’in de (makarnaya tapanlar) kendini din olarak
duyurduğunu hatırlatmak konu için önemli olabilir.) Yani, ister semavi dinlere
inananlar açısından, ister çok tanrılı dinlere inananlar açısından ya da
makarnaya tapanlar açısından din ortak bir amaca hizmet ediyor aslında; inanma
ihtiyacının karşılanmasına…
Acaba 1982 Anayasası, bu ihtiyacın karşılanması noktasında tam
olarak nerede duruyor? Bizlere tam bir özgürlük mü sunuyor, yoksa
sınırlamalarla dolu dar bir alan mı bırakıyor? Belki de birçoğumuz,
Türkiye’deki bazı uygulamalar neticesinde elde ettiğimiz tecrübeye dayanarak bu
sorulara cevap verebiliriz. Yine de, hukuksal anlamda bu anayasanın insanlara
dinsel özgürlük verip vermediğine de bir bakmak gerekiyor.
Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü, 1982 Anayasanın 24.
maddesinde düzenlenmiş:
“Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler
serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç
ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı
kınanamaz ve suçlanamaz.
Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi
altında yapılır.
Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında
okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve
öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin
talebine bağlıdır.
Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel
düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel
çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din
duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye
kullanamaz”.
Burada, uzun bir Anayasa okuması yapmayı hedeflemiyoruz. İşin
esasını görebilmek açısından evrensel ve Anayasal düzenlemeleri karşılaştırmaya
tabi tutmak neredeyse şart bizim için. Ancak, yapılacak karşılaştırmanın metni
giderek hukukileştirecek olması, gerek konunun anlaşılmasının azalması, gerek
uzaması riskini taşıyor. Bu noktada yalnızca 1982 Anayasası’nın bize dayattığı
din ve vicdan özgürlüğünü maddenin bütünü çerçevesinde tek tek ele almakla
yetineceğiz.
Maddenin ilk bendi önce herkese din, vicdan ve kanaat
özgürlüğünü getiriyor. Ancak hemen ardından gelen ikinci bentte Anayasa’nın 14.
maddesine vurguda bulunarak bu özgürlüğü sınırlıyor. 1982 Anayasa’nın hak ve
özgürlük anlayışını kavrayabilmek açısından Anayasa’nın 14. maddesine
değinmeden geçmek mümkün değil. Çünkü bu madde, Anayasa’daki tüm hak ve
özgürlüklerin nasıl kısıtlanabileceğini düzenleyen bir madde. Maddeye göre
“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan
haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan
faaliyetler biçiminde kullanılamaz.” Anayasa’ya göre hepimiz din, vicdan ve
kanaat özgürlüğüne sahibiz. Fakat bu özgürlüğümüzü devletin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak ve insan haklarına dayanan demokratik ve
laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmak için kullanamayız. Kısıtlamanın kapsamının
genişliğine ve kullanılan kavramların muğlaklığına dikkat ederseniz, 1982
Anayasa’sının Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin deyişiyle bir “Amayasa” olduğunu
hemen anlayabilirsiniz. Üçüncü bent ise genel bir kısıtlama ardından sanki
biraz nefes almamızı sağlayan bir rahatlık veriyor. Dinin, bir zorlama ve baskı
aracı olarak kullanılmasına engel oluyor. Yalnız ne hikmetse dördüncü bentte
din eğitiminin yapılmasını devletin denetim ve gözetimine sokarak, zorlama ve
baskıyı yine devletin ilk elden uygulayacağının garantisini veriyor. Yani
devletin izin, ruhsat, onay, denetim v.s. gibi işlemleri olmadan hiç kimsenin
dini eğitim ve öğretim veremeyeceğini söylüyor. Anayasa bununla da yetinmiyor.
Beşinci bentte din eğitimini zorunlu tutuyor. Din ve vicdan özgürlüğüne sahip
olan bizlere, ille de din eğitimi vermek istiyor. Son bent ise sınırlamada
neredeyse Nirvana’ya ulaşıyor ve her ne suretle olursa olsun, devletin din
kurallarına dayandırılması veya kişisel imtiyaz sağlanması için dinin istismar
edilemeyeceğini söyleyerek noktayı koyuyor.
Görüldüğü üzere, maddeye göre sahip olduğumuz özgürlük bir
bent ve bir cümleden ibaret. Sınırlamanın ise haddi yok gibi. 1982
Anayasası’nın bireylere ve topluma vaad ettiği din ve vicdan özgürlüğü,
sınırları sert biçimde çizilmiş, kolay kolay aksi düşünülemeyecek, düşünülse
bile eyleme geçirilemeyecek, eyleme geçirilirse tepesine balyoz gibi cezai
yaptırımlar inecek olan bir özgürlük. Anayasa bu bağlamda bireyin yani insanın
hak ve özgürlüğünü korumaktan oldukça uzak. Tek ve en büyük derdi devleti
korumak. Anayasaya göre devletin varlığının kayıtsız şartsız devamı sağlanmalı,
ne bahasına olursa olsun. Bireyin huzuru, güvenliği, hakları ve özgürlükleri
her zaman devletin varlığından sonra gelmelidir. Anayasa bize, insanın değil
devletin değerli ve önemli olduğunu göstermektedir, göstermek ne kelime adeta
gözümüzün içine sokmaktadır.
Anayasa’nın “Amayasa” olmaktan çıktığı, özelde bireye genelde
topluma tanıdığı hak ve özgürlükleri keyfe keder sınırlamadığı, adalet temelli
ve barış vaadli bir Anayasa olduğu günler yakındır. Halkta bu istek ve dinamizm
vardır. İnançsızlardan makarnaya tapanlara, Sünnilerden Alevilere kadar
toplumun her kesimindeki inanç gruplarına dâhil olanlar böyle bir Anayasa
talebinden asla vazgeçemezler. Doğal olan budur, doğru olan budur. Ve biz
biliriz ki, en doğal en doğru talepler her zaman yerini bulur.
Birsen Avcı
birsenavci79@hotmail.com