Şöyle biraz geçmişe gidiyorum, belki de oturduğum evin 100 metre yanında, antik yunanda, altlarında üçer beşer köle bulunduran bir topluluk oturmuş da bir yerlerde demokrasi diye bir şey keşfetmiş. Sözde tek bir kral değil de, kararlar oylamalar ile yapılmaktaymış ve temsilciler değil herkes oy hakkına sahipmiş. Her ne kadar, zaten sadece sahipler oy kullanabiliyor ise de ne kadar da güzelmiş. Sonrası araya krallık, padişahlık vesaire geçince gerek de kalmamış. Ne zaman ki, isyan, savaş kan dökmeler sahiplere de bulaşmış ve kölelik kalkmış (inanmayan tam anlamıyla temsili demokrasinin uygulanma tarihleriyle, köleliğin yasaklandığı tarihlere bir göz atabilir), köleler genlerine işleyen, emir alma, ezilme hislerinden kurtulamamış ve birileri de ezme, yönetme duygularını atamamış, o zaman ortaya başka bir sistem atmış. Bu sayede toprakları fetih için kan döktürüp köle kaybeden liderler, kendilerine yeni bir savaş alanı bulmuş. Hadi kölelerimiz hangimiz daha iyi sahiplik yapar kendileri seçsinler demişler. Sonra onun kurallarına göre yönetmeye devam edelim demişler ve böylece temsili demokrasi denen bir şey icat olunmuş. Bununla kararları, kuralları ellerinde tutma hakkını tekrar ele geçiren sahipler, bir de insanları çalıştırıp, emeklerini sömürme kısmına çözüm arayıp, onun için de şirketleri icat etmişler. (Sömürgeciliğin bitmesi ve ilk şirket yönetim sistemlerinin oluşumu da bu dönemlere denk gelir yine meraklısına ve bu konu da başka bir yazının hikayesi)
Hadi az biraz daha geçmişe gidelim, günümüzdeki kölelik sistemini, biz köleler (bundan sonra köle dediğimde bizden bahsettiğimi aklınızda tutun) için daha çekilir kılacak farklı bir ütopya belirtmeden önce. İnsanoğlu, ekipman kullanmayı öğrenmesiyle birlikte (yani atasından biraz daha evrilip ilk taşı yerden aldığı ya da o son elmayı yemeyecektik aga serzenişiyle dünyaya düştüğü güne denk gelir bu dönem) güçlünün güçsüzü ezdiği bir düzende seçimleri, her bir beynin bir oy hakkının olduğu değil, her bir vücut kasının bir oy hakkına sahip olduğu bir demokrasi söz konusuymuş. Bu yüzden olsa gerek, seçimlerde ille de bir kazanan bir de kaybeden olmak zorundaymış. Genden gene aktarılmasına (ya da geleneklere bağlılık diyin siz) bağlı olarak da insanoğlu her isteği için, gerektiğinde başkalarının da işgücünü kullanması gerektiğinde, diğerine, yasalarını, isteklerini, işlerini dayatmış.
Şimdiye gelelim ve düşünelim, adamın biri dokunmatik teknolojili telefon yapmak ve bu sayede çok para kazanıp, denize gitmek yerine, havuzu ayağının altına getirecek bir eve, üç beş beygirle yetinmeyip, çok beygirli arabalara binmek istiyor. Bu adam köle sıfatında değil sahip sıfatında ise, bir firma kurup, insanların ufak isteklerini yerine getirebilmesi için para vereceğini söylüyor. Bunun karşılığında insanlar bu telefonun yapılmasında görev almayı kabul ediyor. Adil bir anlaşma gibi duruyor. Ama durun, bu köleler arkadaşlarıyla oturup sohbet etmek, bir göl kenarında balık tutmak, denizde yüzmek istiyor. Arkadaşlarıyla konuşabilmesi için (yan yana gelip konuşabilecekken), sahip’in telefonu ile görüşmesi üstüne ikna ediliyor. O telefonu alması için de normalde 4 saat çalışması yeterken 8 saat çalışmaya başlıyor ve arkadaşlarıyla görüşmeye vakit ayıramaz oluyor. Artık 8 saat çalıştığı için, o denize girmeyi, başka bir sahip’in hayali olan deniz kenarı otelinde yapabilmek için fazla mesai yapmak zorunda kalıyor ve balık tutma hayalini de, artık sahip’in isteklerini karşılayamayacağı döneme erteliyor. Çok çalışmaktan sıkılınca da, gerek oylarıyla kuralları belirleyen, gerek emrine çalıştığı sahip’ini değiştirerek köleliğe devam ediyor. Ara ara nefret etmesi gerçekten hararet yapınca da, önlerine sunulan o dönemin düşmanına saldırarak, elde ettiği zafer(!) ile sahibin yoluna devam ediyor. Bu düşman için herhangi bir büyüklük ve yücelik farkı gözetmeksizin; üç beş ağaçtan, bağırsakları deşilen kediye, her sene belli dönemle topluca asfaltta kuzu kanı akıtmaktan, üzerindeki tişörtte sarının yanında kırmızı yerine lacivert giydiği için bir çocuğu futbol tanrılarına kurban etmeye çeşitlendirilebilir. Ya da hızlandıracak olursak, aynı dinin, aynı mezhebinin, aynı toprak parçasında yaşayıp, aynı ırka sahip olup, aynı cinsiyete sahip, aynı partiye oy veren, aynı yerde okumuş, aynı takımı tutan, iki kişi birbirini öldürmesi için, aynı metronun aynı durağında bir bir eşlerine yan gözle bakmaları yeterlidir (bu aynı sıfatlarıyla sıralananların hepsi aynı iken bile nefret edebilirken bir de bunlardan birisinin ya da daha kötüsü hepsinin farklı olduğunu düşünsenize –ya da düşünmeyin haberleri açın ve görün-). Ve birbirlerini öldürme sebepleri kesinlikle, ne sabahtan akşama saçma bir işte, istemedikleri hayatı yaşamaları, ne harcadıkları emeğin karşılığını alamamaları ne de yapmak isteyip de, yasaların, geleneklerin, sahiplerin yasakladıkları değildir, olsa olsa konservedeki balık simülasyonu yaşadığı metroda binenlerin inenlere öncelik vermemesidir.
Beşbin karakterin üzerinde yazı yazmışım demokrasi üzerine tek adam akıllı bir şey yazmamışım. Sebebi de basit, demokrasi bize ne istediğimizi sormaz, sadece onların belirlediği işe, 3. Köprü üzerinden mi gitmeye, yoksa denize koyulacak yeni vapurlarla mı gitmemiz konusunda seçim yaptırır. (Bu arada 3. Köprü yapılırsa onu destekleyen sahip yaptıracakmış, vapurları ise, denizciliği savunan sahip yaptıracakmış).
Bari bir çözüm uydurayım da yazıyı bitirme bahanem olsun. Yerelleşmiş ve profesyonelleşmiş! karar mekanizması gereklidir “Demokrasi 2.0” sistemine geçmek için. Yani şimdikinden biraz daha iyi demokrasi biçimi olarak bir yönetim biçimi kurulabilir. Her işi, o işten anlamak üzerine eğitilmiş insanların (1) hazırladığı proje önerilerinin, o iş üzerine uğraşmış insanlar (2) tarafından değerlendirilip, ortaya hibrit projelerin çıkıp, sonrasında kabul gören projelerin, bu işi yapmaya gönüllü deneyimli insanlardan(3) en uygun şartlarda (en ucuza değil, en insancıl ve uygun fiyata) yapacak olana verilmesi ve bunlardan farklı ve masanın dördüncü ayağı olan işin uzmanı olan insanlar(4) tarafından denetlenmesidir. (Kaç satırdır eleştirdiğim şirket yönetimine ne kadar da benziyor değil mi?) Örneğin, ineklerin daha fazla süt vermesi için bir düzenlemeye gidilecekse, şehirdeki Aysu Kayacı’nın oyu dağdaki çobanın oyundan daha değersiz olmalı. Ya da, şehirdeki içkinin satış saatine, köydeki imam amcamın oyu değil de, sur dibindeki şarapçı amcamın oyu geçerli olmalı.
Başlıkta belirtilen ikinci alternatife gelecek olursam, belki de herşeyi kabullenmek ve vicdanının kabul edebildiği kadar acımasız olma durumuna alışmalı. Yani, aşırı vicdanlıysan, vejetaryen olursun ve tavuk eti yiyemezsin, bir tık yukarda, inek eti yersin ama babun’un canlı canlı geyik yeme videosunu izlemezsin. Daha mı ileri gidelim? İnsan ne hakla olursa olsun eşini öldüremez ama o travestiler bunu haketti? Ya da IŞİD kafa kesiyor, yürek yiyor çok cani ama bu Apo da asılmayı hakediyor? Vicdanın ne kadarına el veriyorsa seç birini, ona göre sahibini seç gitsin. Ha senin sahibin seçilmedi mi yönetmek için? Kendi sahibin için savaşmaya, direnmeye, oy kullanmaya ya da ne halt ediyorsan onu yapmaya devam et. Devlet de bizim babamız sayılır diyerekten, bir hikaye ile bitireyim. Bir gün çocuk babasına sormuş;
- Baba sapık ne demek?
- Sus ve yalamaya devam et!



