Kasım Ayı Konusu: Din

11 Temmuz 2014 Cuma


  Başlamadan uyarayım, bu yazı yazılırken hiçbir cümle iki kere düşünülmemiş ve yazıya başlanırken, herhangi bir kurgu planı yapılmadan doğrudan hücum kayıt tekniği kullanılmıştır. Bu sebeple de yönetim, demokrasi, kölelik, hali hazırda içinde yaşadığımız distopya ile ilgili yazarın aklından geçen birçok fikir, toparlanamadan dökülmüştür. Bu sebeple okurken rahatsızlık duymanız doğaldır.
Şöyle biraz geçmişe gidiyorum, belki de oturduğum evin 100 metre yanında, antik yunanda, altlarında üçer beşer köle bulunduran bir topluluk oturmuş da bir yerlerde demokrasi diye bir şey keşfetmiş. Sözde tek bir kral değil de, kararlar oylamalar ile yapılmaktaymış ve temsilciler değil herkes oy hakkına sahipmiş. Her ne kadar, zaten sadece sahipler oy kullanabiliyor ise de ne kadar da güzelmiş. Sonrası araya krallık, padişahlık vesaire geçince gerek de kalmamış. Ne zaman ki, isyan, savaş kan dökmeler sahiplere de bulaşmış ve kölelik kalkmış (inanmayan tam anlamıyla temsili demokrasinin uygulanma tarihleriyle, köleliğin yasaklandığı tarihlere bir göz atabilir), köleler genlerine işleyen, emir alma, ezilme hislerinden kurtulamamış ve birileri de ezme, yönetme duygularını atamamış, o zaman ortaya başka bir sistem atmış.  Bu sayede toprakları fetih için kan döktürüp köle kaybeden liderler, kendilerine yeni bir savaş alanı bulmuş. Hadi kölelerimiz hangimiz daha iyi sahiplik yapar kendileri seçsinler demişler. Sonra onun kurallarına göre yönetmeye devam edelim demişler ve böylece temsili demokrasi denen bir şey icat olunmuş. Bununla kararları, kuralları ellerinde tutma hakkını tekrar ele geçiren sahipler, bir de insanları çalıştırıp, emeklerini sömürme kısmına çözüm arayıp, onun için de şirketleri icat etmişler. (Sömürgeciliğin bitmesi ve ilk şirket yönetim sistemlerinin oluşumu da bu dönemlere denk gelir yine meraklısına ve bu konu da başka bir yazının hikayesi)
Hadi az biraz daha geçmişe gidelim, günümüzdeki kölelik sistemini, biz köleler (bundan sonra köle dediğimde bizden bahsettiğimi aklınızda tutun) için daha çekilir kılacak farklı bir ütopya belirtmeden önce. İnsanoğlu, ekipman kullanmayı öğrenmesiyle birlikte (yani atasından biraz daha evrilip ilk taşı yerden aldığı ya da o son elmayı yemeyecektik aga serzenişiyle dünyaya düştüğü güne denk gelir bu dönem) güçlünün güçsüzü ezdiği bir düzende seçimleri, her bir beynin bir oy hakkının olduğu değil, her bir vücut kasının bir oy hakkına sahip olduğu bir demokrasi söz konusuymuş. Bu yüzden olsa gerek, seçimlerde ille de bir kazanan bir de kaybeden olmak zorundaymış. Genden gene aktarılmasına (ya da geleneklere bağlılık diyin siz) bağlı olarak da insanoğlu her isteği için, gerektiğinde başkalarının da işgücünü kullanması gerektiğinde, diğerine, yasalarını, isteklerini, işlerini dayatmış.

Şimdiye gelelim ve düşünelim, adamın biri dokunmatik teknolojili telefon yapmak ve bu sayede çok para kazanıp, denize gitmek yerine, havuzu ayağının altına getirecek bir eve, üç beş beygirle yetinmeyip, çok beygirli arabalara binmek istiyor. Bu adam köle sıfatında değil sahip sıfatında ise, bir firma kurup, insanların ufak isteklerini yerine getirebilmesi için para vereceğini söylüyor. Bunun karşılığında insanlar bu telefonun yapılmasında görev almayı kabul ediyor. Adil bir anlaşma gibi duruyor. Ama durun, bu köleler arkadaşlarıyla oturup sohbet etmek, bir göl kenarında balık tutmak, denizde yüzmek istiyor. Arkadaşlarıyla konuşabilmesi için (yan yana gelip konuşabilecekken), sahip’in telefonu ile görüşmesi üstüne ikna ediliyor. O telefonu alması için de normalde 4 saat çalışması yeterken 8 saat çalışmaya başlıyor ve arkadaşlarıyla görüşmeye vakit ayıramaz oluyor. Artık 8 saat çalıştığı için, o denize girmeyi, başka bir sahip’in hayali olan deniz kenarı otelinde yapabilmek için fazla mesai yapmak zorunda kalıyor ve balık tutma hayalini de, artık sahip’in isteklerini karşılayamayacağı döneme erteliyor. Çok çalışmaktan sıkılınca da, gerek oylarıyla kuralları belirleyen, gerek emrine çalıştığı sahip’ini değiştirerek köleliğe devam ediyor. Ara ara nefret etmesi gerçekten hararet yapınca da, önlerine sunulan o dönemin düşmanına saldırarak, elde ettiği zafer(!) ile sahibin yoluna devam ediyor. Bu düşman için herhangi bir büyüklük ve yücelik farkı gözetmeksizin; üç beş ağaçtan, bağırsakları deşilen kediye, her sene belli dönemle topluca asfaltta kuzu kanı akıtmaktan, üzerindeki tişörtte sarının yanında kırmızı yerine lacivert giydiği için bir çocuğu futbol tanrılarına kurban etmeye çeşitlendirilebilir. Ya da hızlandıracak olursak, aynı dinin, aynı mezhebinin, aynı toprak parçasında yaşayıp, aynı ırka sahip olup, aynı cinsiyete sahip, aynı partiye oy veren, aynı yerde okumuş, aynı takımı tutan, iki kişi birbirini öldürmesi için, aynı metronun aynı durağında bir bir eşlerine yan gözle bakmaları yeterlidir (bu aynı sıfatlarıyla sıralananların hepsi aynı iken bile nefret edebilirken bir de bunlardan birisinin ya da daha kötüsü hepsinin farklı olduğunu düşünsenize –ya da düşünmeyin haberleri açın ve görün-). Ve birbirlerini öldürme sebepleri kesinlikle, ne sabahtan akşama saçma bir işte, istemedikleri hayatı yaşamaları, ne harcadıkları emeğin karşılığını alamamaları ne de yapmak isteyip de, yasaların, geleneklerin, sahiplerin yasakladıkları değildir, olsa olsa konservedeki balık simülasyonu yaşadığı metroda binenlerin inenlere öncelik vermemesidir.
Beşbin karakterin üzerinde yazı yazmışım demokrasi üzerine tek adam akıllı bir şey yazmamışım. Sebebi de basit, demokrasi bize ne istediğimizi sormaz, sadece onların belirlediği işe, 3. Köprü üzerinden mi gitmeye, yoksa denize koyulacak yeni vapurlarla mı gitmemiz konusunda seçim yaptırır. (Bu arada 3. Köprü yapılırsa onu destekleyen sahip yaptıracakmış, vapurları ise, denizciliği savunan sahip yaptıracakmış).
Bari bir çözüm uydurayım da yazıyı bitirme bahanem olsun. Yerelleşmiş ve profesyonelleşmiş! karar mekanizması gereklidir “Demokrasi 2.0” sistemine geçmek için. Yani şimdikinden biraz daha iyi demokrasi biçimi olarak bir yönetim biçimi kurulabilir. Her işi, o işten anlamak üzerine eğitilmiş insanların (1) hazırladığı proje önerilerinin, o iş üzerine uğraşmış insanlar (2) tarafından değerlendirilip, ortaya hibrit projelerin çıkıp, sonrasında kabul gören projelerin, bu işi yapmaya gönüllü deneyimli insanlardan(3) en uygun şartlarda (en ucuza değil, en insancıl ve uygun fiyata) yapacak olana verilmesi ve bunlardan farklı ve masanın dördüncü ayağı olan işin uzmanı olan insanlar(4) tarafından denetlenmesidir. (Kaç satırdır eleştirdiğim şirket yönetimine ne kadar da benziyor değil mi?) Örneğin, ineklerin daha fazla süt vermesi için bir düzenlemeye gidilecekse, şehirdeki Aysu Kayacı’nın oyu dağdaki çobanın oyundan daha değersiz olmalı. Ya da, şehirdeki içkinin satış saatine, köydeki imam amcamın oyu değil de, sur dibindeki şarapçı amcamın oyu geçerli olmalı.
Başlıkta belirtilen ikinci alternatife gelecek olursam, belki de herşeyi kabullenmek ve vicdanının kabul edebildiği kadar acımasız olma durumuna alışmalı. Yani, aşırı vicdanlıysan, vejetaryen olursun ve tavuk eti yiyemezsin, bir tık yukarda, inek eti yersin ama babun’un canlı canlı geyik yeme videosunu izlemezsin. Daha mı ileri gidelim? İnsan ne hakla olursa olsun eşini öldüremez ama o travestiler bunu haketti? Ya da IŞİD kafa kesiyor, yürek yiyor çok cani ama bu Apo da asılmayı hakediyor? Vicdanın ne kadarına el veriyorsa seç birini, ona göre sahibini seç gitsin. Ha senin sahibin seçilmedi mi yönetmek için? Kendi sahibin için savaşmaya, direnmeye, oy kullanmaya ya da ne halt ediyorsan onu yapmaya devam et. Devlet de bizim babamız sayılır diyerekten, bir hikaye ile bitireyim. Bir gün çocuk babasına sormuş; 
- Baba sapık ne demek?
- Sus ve yalamaya devam et! 

Aydın Dikkulak

aydindikkulak@gmail.com
ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...

           Demokrasilerde Katılımın Yeni Şekli: Sosyal Medya

İnsanlar kendi toplulukları içerisinde birbirlerinden, dışarıda ise diğer topluluklardan korunma ihtiyacı hissetmişler ve devletleri kurmuşlardır. Böylece yönetenler ve yönetilenler arasında bir düzen ve kimin daha çok söz hakkına sahip olacağını belirleyen farklı yönetim şekilleri de ortaya çıkmıştır. Filozoflar ideal devlet yapıları ve devlet içindeki sınıfların nasıl neye göre ayrılacağı üzerine düşünmüşler, hangi yönetim şeklinin insanlık için daha iyi olacağı konusunda tartışmışlardır. Tarihsel süreçte değişik şekilleriyle ortaya çıkan, bazen tarih sahnesinden tamamen silinen demokrasi ise günümüzde öne çıkan ve halkların talep ettiği bir yönetim şeklidir. Lipset demokrasiyi “hükümet görevlilerinin düzenli olarak değişmesi için anayasal düzenlemeler sağlayan siyasi bir sistem” olarak tanımlar.[1]

Demokrasilerde seçilenler kadar seçmenin de önemli bir rolü vardır. Adaylar seçime katılım oranını arttırma ve seçmenin devletten beklentilerinin karşılanacağı hususunda güvence veren bir seçim kampanyası yürütme gibi seçmeni ikna etmeye yönelik politikalar izlemektedirler. Bu politikaları izlerken de farklı kaynaklar kullanmaktadırlar. Barack Obama’nın 2008 Başkanlık Seçimlerinde sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanarak gerçekleştirdiği seçim kampanyası demokrasilerde seçmene yönelik politikanın nasıl yürütüldüğünü görmek için güzel bir örnektir. Bu bağlamda ABD’nin 2008’deki siyasi durumuna ve buna bağlı olarak şekillenen Obama söylemlerine, reklam kampanyalarına kısaca değinildikten sonra seçim kampanyalarında internetin katılımı arttıran bir iletişim aracı olarak nasıl kullanıldığı üzerinde durulacaktır.

Kapitalizmin tıkanması ile meydana gelen ve 2008 yılında görünür olmaya başlayan Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı küresel ekonomik kriz ABD vatandaşlarının maddi olarak zor bir dönem yaşamasına neden olmuştur. 11 Eylül olayları sonrasında Bush hükümetinin uyguladığı saldırgan dış politika ve bitmeyen Irak Savaşı da Amerika halkı tarafından desteğini kaybetmiş ve kaynakların bu savaşa yatırılmasına eleştiriler artmaya başlamıştır. Obama gündemine ilk olarak bu iki sorunu alarak iç ve dış siyasetini bu sorunları çözmeye yönelik olarak şekillendireceğini belirtmiştir. Bu durumu Demokrat strateji uzmanı Simon Rosenberg yeni gündem olarak adlandırmış ve Demokratları Cumhuriyetçilerden ayıran ve öne geçiren özelliklerden biri olarak sunmuştur.[2] Küresel ısınma ve eşcinsel evliliklere olumlu yaklaşma da bu yeni gündem maddelerine örnek olarak verilebilir. Amerika halkının siyasete olan güveninin zayıfladığı ve ekonomik olarak zorluklar yaşadığı, sekiz yıldır Cumhuriyetçilerin Beyaz Saray’da olduğu siyasi bir ortamda seçimlere hazırlanan Obama söylemlerini ve reklam kampanyalarını umut, gelişim, güven ve özellikle çok daha fazla vurgulanan değişim temaları üzerine kurmuştur. Böylece, Barack Obama siyasi ve maddi açılardan bunalmış Amerika halkına değişim ve yenilik vadeden yeni bir yüz ve ilk siyahi ABD başkan adayı olarak seçim kampanyasına başlamıştır.   
  
Obama’nın 2008 seçim kampanyasında başarılı olmasını sağlayan neden sadece ABD siyasetine göre oluşturduğu, beklentiye yönelik söylemler değil bunun yanında seçmene en iyi şekilde ulaşabilmesi ve seçmeni etkilemesidir. Obama Web2.0 ile gelen avantajlardan faydalanarak kendi tabiriyle “Dünya tarihinin en iyi seçim kampanyası” nı yürütmüştür. Bu amaç doğrultusunda Facebook’un kurucularından biri olan Chris Hughes’ı kampanyanın başına getirmiştir. Chris Hughes ilk olarak zaten faaliyette olan “barackobama.com” u geliştirerek, siteyi çok daha fazla kullanıcının aynı anda kullanabilmesi için elverişli hale getirmiştir. Bunun yanında daha çok sosyal ağ işlevinde çalışan “mybarackobama.com” sitesini de kurarak kullanıcılara kendi bloglarını oluşturma ve kendi etkinliklerini organize etme imkânı sağlamıştır. Chadwick Web2.0 siyasetini açıklarken sosyal ağların, bireylere kendilerini kimliklerinin farklı yönleri ile ifade edebilecekleri, farklı hayat tarzlarının ve değerlerin önemsenmediği alanlar sağladıklarını öne sürmektedir.[3] Obama’nın internet üzerinden yürütülen seçim kampanyası da kimliklerin, değerlerin ve hayat tarzlarının geri planda kaldığı, katılımın daha kolaylık ile gerçekleşebildiği alanlar oluşturmuş ve bu sayede Obama gençlerin çoğunluğu oluşturduğu daha geniş bir halk kitlesine ulaşabilmiştir. Onlara sosyal ağlar aracılığıyla seçime giden süreçte daha fazla yer alma fırsatı sunarak seçimlere katılım oranını da arttırmıştır.

Kendi sitelerinin dışında Facebook, Twitter, Youtube gibi sosyal paylaşım sitelerini de etkin bir şekilde kullanan Obama ve ekibi, Obama belgesellerini yayımlamış ve Obama’nın aile hayatını ön plana çıkarmışlardır. Böylece Obama için halkın içinden biri imajı oluşturulmuştur. Kampanyanın başarılı olduğu bir diğer konu ise bağış toplamadır. Obama’nın sitesinde bulunan “bağış yap” butonu kullanıcılara küçük hatıralar alarak kampanyaya destekte bulunma imkânı vermiştir. İnternet üzerinden toplanan bağışların yanı sıra çevrimdışı alanda da gençlerden büyük destek ve yardım bulan bağış toplama kampanyası ile Obama en çok bağışı toplayan aday olmuştur. Obama, gençlere siyasette daha aktif roller vererek, gelenekselleşmiş seçim kampanyalarından sıyrılarak, Amerikan halkına yeterli gelmeyen eski gündemin dışına çıkarak değişim ve yenilik vaatleri ile 2008 başkanlık seçimlerinde başarılı olmuştur. Ayrıca sosyal medyayı her alanda kullanarak internetin demokrasilerde nasıl katılım aracı olarak kullanılabileceği konusunda yeni bir kapı açmıştır.   

Şüphesiz ki demokrasi halen tartışılan ve her ülkede farklı derecelerde kendisini gösteren bir yönetim şeklidir. Bir ülkenin ne kadar demokratik olduğu, o ülkede yapılan seçimlerin ne kadar belirleyici olduğu ise o ülkenin siyasi kültürüne göre değişmektedir. Yönetim şekli ne olursa olsun yönetenler için amaç iktidara gelebilmektir ve bu amaç doğrultusunda hareket ederler. Başkan Obama da 2008 kampanyasını seçmeninin beklentileri doğrultusunda yürütmüş ve bunun ötesinde çağın iletişim aracını kendi çıkarlarına en uygun şekilde kullanmıştır. Böylece dinamik genç nüfusa daha fazla hitap etmek ile kalmamış bunun yanı sıra siyaset bilimi ve iletişim alanlarında internetin daha katılımcı bir demokrasi anlayışı getirip getiremeyeceği üzerine çalışmaların ve tartışmaların başlamasına neden olmuştur.

seymatok@gmail.com




[1] Seymour Martin Lipset, “Some Social Requisites of Democracy: Economic Development and Political Legitimacy,” The American Political Science Review 53, no.1 (Mart 1959): 71.
[3] Andrew Chadwick, “Recent Shifts in the Relationship Between the Internet and Democratic
Engagement in Britain and the United States: Granularity, Informational
Exuberance, and Political Learning,” (Ağustos 2010): 24.
ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...


            “Devlet devrimle yıkılabilecek bir şey değil, insanlar arasındaki bir ilişki tarzıdır. Devlet, bu ilişki tarzıyla var olur, beslenir, güçlenir, sömürür ve öldürür. Devlet, otoriter ve hiyerarşik örgütlenmelerle iktidara talip olunarak değil; insanlar arasında devletin kendini yeniden üretemediği yeni ilişkiler, özgürlükçü ve dayanışmacı yeni bir hayat tarzı kurularak yıkılabilir. Asıl olan iktidarı almak değil, gündelik hayat devrimleridir. Zira, yaşanacak bir hayatımız vardır.” Abdülgaffar El-Hayati

            Nüfusları birkaç bini geçmeyen kabilelerin, karaların yüzde doksanını kullandığı ve ileri toprak işleme yöntemleriyle, toprağı fazla tahrip etmeden, ekolojik ortamla tam bir uyum içinde yaşadığı bir dünyada; teknolojinin daha fazla gelişmesine gereksinim duymayan insanlar, farklı dilleri konuşup, farklı tanrılara inansalar da huzur içinde yaşıyorlardı. Yer yer yaşam mücadelesi içinde olsalar ve birbirleriyle ahlâki sebeplerden dolayı kavgaya girseler de kin tutmak gibi bir alışkanlıkları yoktu.

            Bir ütopya için güzel bir başlangıç. Ancak elde edilmesi çok güç bir yaşam tarzı. Çünkü Batılılar Güney Amerika’yı istila ve katliamla ele geçirdiklerinde oradaki hayat bir daha eski hâline dönmemek üzere değişti. Kıtaya gelen uygarlık, kısa sürede ilkelliği yok etti. Uygarlığın getirdiği değerler sömürü, güç sevdası ve dinin kullanılması olarak kendini gösterdi. Ardından tüm kıtayla birlikte kuzeyini de kapladı. Bu devasa uygarlık dalgası, çarptığı her kıyıda kendinden bir şey bıraktı. Kıyılar zamanla aşındı. Artık uygarlık olumlu anlamını, ilkellik de olumsuz anlamını yitirdi. Dalgalar kıyıların şeklini değiştirdikten sonra iç kesimler de bu durumdan etkilendi.

            Hareketlenme Batı’nın kendi içinde ve ulaştığı her yerdeydi. Yönetim biçimleri sistematik olarak değişmekteydi. Halkların büyük kısmının adlandırılış biçimi kimi yerde serf, kimi yerde köle idi. Bu anlayış, zaman zaman değişmiş gibi görünüp halklara özgürlüklerinin verildiği söylense de, özünde değişmedi. Bir kez yönetilmeyi kabullenmiş toplumlar, bir daha kendini bu düzenden kurtaramadı.

            Kalıplaşmış sınıflar ortadan kalktı ancak çok daha karmaşık hiyerarşik sistemler onun yerini aldı. Bu karmaşanın içinde alt sınıf denilen kesim, kendi üst sınıfını seçme hakkı kazandı. Seçim sisteminin tüm dünyada yaygınlaşması devlet baskısını ve toplumların sömürüsünü meşrulaştırdı. İnsan hakları gibi kavramlar ortaya atıldığındaysa eski dünyaya dair hiçbir şey artık hatırlanmamak üzere rafa kaldırıldı. Çünkü insanlar ilkelken sahip oldukları hakların artık birileri tarafından kendilerine verilmesine razı oldu ve bunu bir lütuf saydı.

            Uygar toplumların tozlu raflardaki bilgilere ulaşması uzun sürmedi. Kendi haklarını kendileri elde etmek isteyen insanlar meydanları doldurdu. Bu olaylar her daim değişim vaktinin geldiğini gösterdi. Ancak toplumların sırtındaki parazit, birkaç silkinmeyle gidecek türden değil.

            Evrensel rahatsızlık hız kesmeden artarken, değişimin nasıl gerçekleşmesi gerektiğine ve yeni devlet - toplum düzeninin ne biçimde olacağına ilişkin bir sürü yeni fikir ortaya atıldı. Var olan sistemler güncellendi. Henüz bir çoğu uygulanmaya konmasa da denemeler başladı. Bu arayış içinde ilkel toplumları es geçmek eksikliktir. Çünkü onların örnek alınacak ve günümüz dünyasına uyarlanabilecek çok fazla yanı var. Dürüstlük, samimiyet ve paylaşım gibi duygular zamanın en çok aranan manevi özelliklerindendir. İlkel toplumlarda da bunlara sıkça rastlanmıştır. Peki bu tür duyguları canlandırmak ve aynı zamanda kalıplaşmış devlet düşüncesini farklı bir forma sokmak için neler yapılabilir?

            Yapılacak her türlü eylem, sistemin içinde yutulup, kaybolacakmış gibi görünse de, birkaç denemenin başarıyla sonuçlanması umutsuzlara umut olacak cinsten. Bunların başında da İtalya’daki Beş Yıldızlı Hareket geliyor.

İtalyan hiciv ustası Beppe Grillo’nun öncülüğünde 2009’da kurulan yeni bir siyasi akım olan Beş Yıldızlı Hareket, kendini ne sağda ne de solda görüyor. Klasik siyasi sisteme karşı olduğunu bildiren bu hareketin, diğer partilerden çok farkı var. Bunların başında da bu hareketin parti adını almaması ve genel başkanının olmaması geliyor. Kendini mecliste ifade edebilmek için şimdilik sadece sözcüsü var.

Grillo ilk siyasi mesajlarını internet üzerinden blog aracılığıyla verdi. Hedefi olan daha yaşanabilir bir İtalya ve Avrupa için, özellikle çevre konusunda çalışmalar yaptı. Meydanlarda hiciv yeteneğini kullanarak kısa sürede büyük bir topluluğu etkilemeyi başardı.

Kamu harcamalarını ve yolsuzlukları ağır bir eleştiri yağmuruna tutan Grillo, çevre düşmanı enerji sistemlerine ve iç borç üzerine eylemler yaptı. Avrupa Parlamentosu’nda 2009 yılında yaptığı konuşmada da yolsuzlukları dile getirerek, İtalya’ya projelerde maddi destek sağlanmamasını söyleyerek, hükümeti karşısına aldı.

Şeffaf siyaseti temel öğesi hâline getiren Beş Yıldızlı Hareket üyelerinin her harcaması, herkese açık bir şekilde yayınlanıyor. Üyeler devlet tarafından sağlanan maaşları kabul etmiyor ve kendilerine yetecek miktarı aldıktan sonra gerisini halkın ihtiyaçları için kullanıyor. Beş Yıldızlı Hareket’e üye olan halk, adayları internet üzerinden seçiyor. Adaylar seçimlere böyle gidiyor. Adayların adli geçmişleri temiz olmak zorunda ve öz geçmişleri halka sunuluyor. Altı ayda bir internet üzerinden her aday güvenoyu almak zorunda. Aksi takdirde vekillikleri düşüyor.

Yerel topluluklar kurup onlar üzerinden yürüyen hareketin üyeleri belirli aralıklarla bir araya gelip tartışma olanağı buluyor. Bölgesel ve genel konular üzerinden yapılan konuşmalar hareketin mecliste aldığı tavırlarda etkili oluyor.

Yapılan son seçimlerde yüzde 25,5 oyla birinci parti olarak çıkmayı başaran Beş Yıldızlı Hareket, hem İtalya’da hem de değişim vaktinin geldiğini düşünen diğer ülkelerde ümit verdi. Mevcut siyasi düzeni karşısına alıp, yepyeni bir düşünceyi savunan bu hareket, kemikleşmiş sistemlerin değişmesinin imkansız olmadığının bir göstergesi oldu.

Özetle, Beş Yıldızlı Hareket’in genel özellikleri; hiyerarşik yapıyı ortadan kaldırma çabası, şeffaflıkla beraber güven duygusunu getirmesi, yerel topluluklar üzerinden yürüyerek herkesin söz hakkının olmasını sağlaması, azınlık haklarını savunması, kâr ve güç elde etme çabası içinde olmaması ile eşitlikçi ve çevreci yapısının olması olarak sıralanabilir. İtalya’da bu hareketi destekleyen kesimin ortak arayışı olarak da bu özellikler gösterilebilir. Desteklemeyenlerin karşı olmasının öncelikli sebeplerinden biri ise mevcut yapının değiştirilmeye çalışılmasının daha iyiye gidiş aracı olarak değil de, geleneksek yapının yıkımı olarak görülmesidir. Diğer sebepler ise ekonomik dengenin bozulacağı korkusu, üst sınıfın toplumsal statütüsünü kaybedecek olması ve güç sahiplerinin ellerindeki gücü yitirecek olması olarak sıralanabilir.

Dünyada Beş Yıldızlı Hareket gibi oluşumların desteklenebilir olması için, toplumların esas eksikliklerinin dürüstlük, şeffaflık, samimiyet ve paylaşım gibi manevi duygular olması; ekonomik durum ve toplumsal statü gibi konuların ise arka plana atılması gerekir.

Halkların bölge bölge bir araya gelip, bilgi de dahil, sahip oldukları herşeyi paylaşabilecekleri ortamlar sağlanabilirse, kısmen unutulmuş bu duyguların yeniden ortaya çıkması da Beş Yıldızlı Hareket’in meclise girmesi kadar kolay görünüyor.

Yerel halkların bir araya gelmesi ve fikir alışverişinde bulunması için forumlar vazgeçilmez ortamlardır. Paylaşımı yalnızca fikir ile sınırlamamak adına, işgal evleri gibi kollektif üretim ve paylaşım yapılan ortamlar daha elverişli yerlerdir. “İşgal evi” ilk duyulduğunda olumsuz bir çağrışım yapsa da, vaat ettikleri ile tam da aranan özelliklere sahiptir.

Herhangi bir mahallede, içinde kimsenin oturmadığı bir binanın, gönüllüler tarafından onarılarak kullanılır hâle getirilmesiyle oluşan işgal evleri; özellikle gençlerin ortak bir alanda kolektif bir yaşam sürmesini sağlıyor. Genelde binaların dışları grafiti ile boyanıyor ve içlerinde kültür – sanat aktiviteleri yapılıyor. Mahalle sakinleri de destek verdiğinde, herkesin kendinden bir şeyler katabileceği ve zaman zaman insanların klasik toplum anlayışının dışına çıkabileceği ve paranın geçmediği bir ortam sağlanıyor. Binanın sahibi artık binayı kullanmaya karar verirse de bina anında boşaltılıyor. Binanın esas sahibi içindeki gençler olmadığından da bu birimlerin isimleri işgal evi olarak kalmış.

Günümüzde işgal evi ve forum algısının bu tanımlara tam olarak uymadığı söylenebilir. İşgal evini kuranların kendi gibi olmayanları dışladığı ve bu yerleri yalnızca belirli bir kesme hitap eden yerler haline getirmesi, mekanın sahibi yeniden kullanmak istediğinde dahi evin boşaltılmaması ve buna karşı direniş gösterilmesi gibi eylemler işgal evlerini lekelemektedir. Forumlara katılım sağlayan insanların hemen hemen aynı görüşlere sahip olması da forum mantığından uzaklaşıyor. Bunun için işgal evi ve forum gibi ortamların kuruluş aşamasında belirli bir siyasi temele dayandırılmaması, bunun yerine belirli konular ve eylemler üzerinden yola çıkılması gerekir.

Beş Yıldızlı Hareket ve işgal evleri kendi içlerinde kusurlar ve eksiklikler barındırabilir. Ancak yapıları değişime ve gelişime açık olduğundan bu bir sorun olmaktan çıkıyor.

Toplumların bugünki ihtiyacı teknolojinin daha fazla gelişmesi değil, yalnızca dünyada var olan imkanların eşit bir şekilde dağıtılması ve insani değerlerin ön planda tutulmasıdır. Yerel anlamda halkların bilinçlenmesini ve doğru ihtiyaçlara yönelmesini sağlayabilecek yol, işgal evleri ve forumlar gibi insanların karşılıksız paylaşımda bulunabilecekleri özgür ortamlar yaratmaktan geçer. Bu bilinçli yerel toplulukların mevcut siyasi sistemler içinde kendini ifade edebilmesi ise Beş Yıldızlı Hareket gibi oluşumlar ile mümkündür. Tüm bunlar bir araya getirilebilirse, çok da uzun olmayan bir zamanda, herhangi bir ülkede, sistem tümden değiştirilebilir. Dünya devletlerinin toplu bir şekilde böyle bir değişime gitmeyeceği varsayılırsa, değişen yapıların var olan dünya düzeni içinde zarar görmemesi için, Beş Yıldızlı Hareket’in de hâli hazırda uyguladığı, sözcülerin başkanlarla görüşmeye açık yapısı kullanılabilir.

Dünyayı hızla ele geçiren uygarlığın ömrü yavaş yavaş doluyor. Ya hız kesmeden yoluna devam edip kendi kendini ve geriye kalan herşeyi yok edecek, ya da toplumlar uygarlığın önüne geçip, ilkel ve uygar olmanın olumlu yanlarını bir arada yaşamayı öğrenerek yeni bir düzen yaratacak.


Engin Dikkulak
engindikkulak@gmail.com

ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...


Demokrasi… Klasik ezber ile tanımlaması “Halkın kendi kendini yönetmesi, yönetici kişilerin halkın isteği ve oylarıyla halkın içinden seçilmesi.” Evet demokrasinin teorik tanımı budur. Peki gerçekten demokrasi halkın hür iradesiyle kendini yönetenleri gene kendi içinden seçmesi midir? Gelin demokrasinin tarihsel gelişimini tarih biliminin ışığı altında inceleyelim.

Demokrasinin ilk çıkışı, ilk izleri antik Yunan / İyon uygarlıklarında görülür. Bu sistemde yöneticiler, köleler ve kadınların dışında kalan halk kitlesinin isteğiyle “SEÇKİNLER” arasından seçilen bir yapıya sahiptir. Ancak Yunan demokrasisinin kendine özgü bir özelliği vardır. Yunanistan ve İyonya yöreleri antik düşünürlerin, felsefecilerin beşiğidir. Bu insanlar halka düşünmeyi, bilgi kuramı kurmayı, olaylara farklı şekilde yaklaşmayı ve varlığı sorgulamayı öğretmişlerdir. Bu nedenle bu yörelerde hiç kimse Tanrı -Kral olduğunu iddia edememiştir. Elbette düşünen bir topluma böyle safsataların yutturulması mümkün değildir. Ayrıca antik Yunan’ın / İyonya’nın diğer önemli, hatta en önemli özelliği, bu uygarlığın refahıdır. Sıcak iklime (Akdeniz iklimine) egemen olan ve denizcilik - ticaret ile uğraşan toplumlar haliyle zengin olurlar. Denizcilik yoluyla çok farklı toplumlarla etkileşim altında olan ve pek çok kültürün etkilerini barındıran Yunan / İyon toplumu geçim derdinin de aza inmesiyle hak ve hürriyet mücadelesini düşünecek fırsat bulmuşlardır. Yani bugün bile demokrasinin gelişmesinin en temel öğelerinden biri olan ekonomi, bundan binlerce yıl önce gene aynı şekilde etkisini sürdürmektedir. Ekonomik olarak daha zayıf olan Anadolu ve Mısır medeniyetlerinde demokrasi işaretlerinin görülmemesinin temel sebeplerinden biri ekonomik refahtır. Kısaca, aç insan düşünce mücadelesi içine girmez, düşünmez, elindekini kaybetmemekle yetinir.

Diğer bir demokrasi örneği, günümüzün tüm demokratik rejimlerinin atası sayılan ROMA CUMHURİYETİ’dir. Milattan önce 6. yy’da kurulan cumhuriyet, ilk beş yüz yıl senatonun gücüyle ve tam egemenliğiyle yönetilmiştir. Roma demokrasisi de Yunan / İyon demokrasisine benzer öğeler içerir. Gene kadınlar ve köleler oy kullanamaz. Yönetici kademesindekiler genelde seçkin toprak ağaları ya da güç sahipleridir. İlk beş-altı yüz yıl boyunca ekonomik refah yüksektir. Ancak Roma Cumhuriyeti’ni Yunan / İyon demokrasisinden farklı kılan, Roma’nın kanunlar ve yasalar çerçevesinde yönetilmesidir. Bugün bile Roma hukuku tüm  hukuk sistemlerinin atası sayılmaktadır. Senato içinde her fikir seçkinler tarafından olsa bile temsil edilmiştir. Ancak ülkenin senato egemenliğinde yönetilmesi çok uzun sürmemiştir. Jul Sezar’dan sonra senato varlığını sürdürse de gücünü önemli ölçüde kaybetmiştir. Roma Cumhuriyeti, Roma İmparatorluğu’na dönmüş, güçlü imparatorlar egemen olmaya başlamıştır. Roma’nın yıkılışından sonra ise kilisenin baskısı altında, kilisenin egemenliğinde bin yıldan uzun süren bir karanlık dönem yaşanmıştır. Bu dönemin sonunda önce İngiltere’de daha sonra diğer Avrupa ve Asya uygarlıklarında demokrasi denemeleri başlamış, günümüze gelinmiştir. Bu süreç kolay olmamış, çeşitli dönemlerde kesintiye uğramıştır. Demokrasi bilincinin artması 20. ve 21. yy’da kişilerin refah seviyesinin artması ile mümkün olmuştur.

            Ve Türkiye… Ülkemizde ise demokrasiye atılan ilk adım 1876 yılında Osmanlı’da meclisin açılmasıyla olmuştur. Kısa ömürlü bu deneyimden sonra meclis 1908’e kadar kapalı kalmıştır. Bu tarihte Meclis-i Mebusan yeniden açılmış olsa da Osmanlı Devleti’nin ve meclisinin sonu gelmiştir... 1923 yılında kurulan, 1946 seçimlerine kadar aralıksız Tek Parti iktidarının “DEMOKRATİK OLMAYAN!” yönetim tarzı hüküm sürmüştür. Bu tarihten  sonra ABD’nin dayatmasıyla çok partili sisteme geçilse de 1950’de Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle yönetim değişmiş ancak demokrasiye bakış açısı değişmemiştir...! Yeni yönetim de aynı yöntemleri izleyerek iktidardan gitmek istememiş, bunun için de muhalefeti düşman olarak görüp yok etmek istemiştir. Elde edilen sonuç ise her on yılda bir yapılan askeri darbeler ile daha kısa sürelerde ortaya çıkan ekonomik krizlerdir.

            Günümüz Türkiye’sine baktığımızda ise; 2001 yılındaki büyük ekonomik krizin ardından tek başına iktidara gelen AKP, bütün bu deneyimlerin ışığında kendi politik görüşlerini bu ülkeye ve insanlara dayatmak için en uygun ortamı yakalamıştır. İktidar, kurduğu bu baskı politikası sonucunda karıştığı büyük yolsuzluk skandallarını, demokrasiyi “yani seçimleri ve oy gücünü” kullanarak örtbas etmenin yolunu bulmuştur. Ya da yaptıklarının meşru olduğunu halka kabul ettirmiştir. Son seçimde aldığı %45 oy oranını  AKP seçmeninin bilgisizliğine ve cahilliğine bağlamak ise son derece yanlış bir değerlendirmedir. Çünkü bu noktada demokrasi bilincinin temel değerlerinden biri olan ekonomik refah düzeyi karşımıza çıkmaktadır. AKP 2001 yılında yaşanan büyük ekonomik krizin sonucudur! “90” nesli olan bizler bu krizi tam olarak hatırlayamasak da, çoğumuzun ailesinin o kriz esnasında acı olaylar yaşamış olması muhtemeldir. Milyonları çaresiz ve işsiz bırakan, iflasları tetikleyen, kişisel borçları bile ödenemez hale getiren 2001 ekonomik krizi; Türk halkını mevcut siyasi partilerden soğutarak, uzaklaştırmıştır. İktidar partilerinin muhalefet partileri ile birlikte silinip 2002 seçimlerinde, bir yıllık bir parti, mutlak çoğunluk ile iktidara gelmiştir. Sonuç olarak bugün biz, demokrasi yoluyla iktidara gelen AKP hükümetinin yolsuzluklarını ve yaptığı hukuksuz eylemleri halka anlatmaya çalışsak da, özellikle AKP’ye oy verenler açısından bu olgular AKP’ye oy vermemek için bir neden değildir. Çünkü mevcut iktidarın, 12 yıldır kendine oy veren kitlelere ekonomik olarak çok şey vermiştir… Vermiş olabilir… Ama unutmamak lazım ki, tek sebep bu değildir. Bireye, devlete karşı özgüven de aşılamıştır. Ancak biz olaya ekonomik açıdan bakarsak; alt tabaka diye tabir edilen insanlara kömür yardımı, para yardımı, erzak, çocuk yardımı vs. yapılmıştır. Köylülere açıktan para vererek, yer yer toprağı ekmeseniz de olur demiştir. Öğrencilere burs, evsizlere TOKİ kanalıyla ucuz konut, işsizlere belli bir süre işsizlik maaşı vererek, herkese uygun bir refah ortamı yaratmış, baskıcı rejimini meşrulaştırmıştır. 2001 yılı büyük ekonomik krizi sürecinde çaresiz kalan, fakirleşen ve işsiz kalan insanlar geçen 12 yıla rağmen sahip oldukları imkanları kaybetmeme adına mevcut iktidarı olası yeni bir ekonomik krize karşı güvence olarak görmekte ve tercih etmektedir… Yani yolsuzluk, bu koşullarda ülkemizde tek başına bir iktidarı değiştirmek için yeterli değildir. Fakat ülkemiz tarihinde iktidara gelmek  için yeterli olan Ekonomik Kriz, aynı zamanda iktidardan düşmek için de geçerli bir nedendir…! Dolayısıyla mevcut iktidarda bu bağlamda anlaşılacağı gibi ancak daha büyük bir ekonomik kriz ile gücünü kaybedebilir.

            Sonuç olarak, demokrasinin temel ayakları ekonomik refah, kişisel haklar, dini baskının-dogmaların azalması ve eğitim düzeyi ile ilgilidir. Yani öncelik insanın refahı ve vicdan özgürlüğüdür. Diğer faktörlerin demokratik bilince etkisi ise ayrı bir yazı konusu…

Hüseyin Alper Sözen
sozenhu@itu.edu.tr
1 yorum var ve başlıkları altında yazıldı.
Devamı...